Topmeydanı faaliyetine gitmek için hazırlıklar günler
öncesinden, kayıtlar haftalar öncesinden başlamıştı. Yazışmalar, izinler, malzemeler derken geriye
tek kalan faaliyet alışverişini de yol üstünde duracağımız alışveriş merkezine
bıraktık. Herkes odaya toplandıktan, biraz sohbet muhabbet ile geçen zamandan
sonra vakit yaklaşınca eşyaları aracın geleceği yere taşımaya başladık. Son
kontroller, son şarzlar, son eşyalar derken odayı boşaltıp aracı yüklemeye
koyulduk. Yüzlerimizde güzel
geçeceğinden emin olduğumuz faaliyetin heyecanıyla gülümsemeler, kıpır kıpırız.
Bense bir yandan sabırsızlıkla yola çıkmayı istiyordum bir yandan da hala bu
düzene alışamamış olmanın verdiği hisle korkuyordum. Son saniyeye kadar 100
kere kendimi gazlamış 99 kere ise vazgeçmiştim. Ama her şeye rağmen buna
değeceğini biliyordum.
Korku güzeldir,
insana yaşadığını hissettirir. Hayatımızda hiç risk almasak, korkmasak
yaşamanın ne manası kalır ki? Damarlarımızda adrenalin aktığında, ellerimiz
titrerken tutunmaya devam ettiğimizde, ayaklarımız yerden kesildiğinde asıl
anlıyoruz yaşadığımızı. Yaşıyormuşum, diyorsunuz. Meğer yaşıyormuşum.
Arabayı yükleyip
herkes bir yerlere yerleştikten sonra yola çıktık. Şehirden çıkmadan önce
alışveriş merkezinde durup hem bireysel ihtiyaçlarımızı hem faaliyet için
gereken bazı şeyleri aldık, tekrar yola koyulduk. Kendi aramızda biraz ondan
biraz bundan biraz havadan biraz sudan sohbet ederken çoktan şehirden ayrılmış,
Kastamonu’nun bizi bekleyen dağlarına yaklaşıyorduk. Yol üstünde Safranbolu’da eksik
olan üyemiz Burhan’ı da aldık. Artık herkes tamam olmuştu. Yemek molası vermek üzere ilerlerken
karanlıkta bile beni hayran bırakan Safranbolu evleri’nin ordan geçmiştik. Bu
güzel doğanın ve mimarilerin keyfine ise dönüş yolunda varacaktım.
Herkesin acıkmış
olduğuna emin olduğumuzda, biraz da tuvalete gitmemiz gerekiyordu, tüm
dükkanların kapalı olduğu o sokaktaki tek açık olan çorbacıya girdik. Sanırım
beklentilerimizi karşılayamamış olan bu çorbacıdan biraz kırık ayrıldık. Belki
bizim beklentilerimiz yüksekti. Belki de çorbalar gerçekten kötüydü. Zevkler ve mercimek çorbaları tartışmaya
kapalıdır. O yüzden daha fazla yorumda bulunmayacağım. Yola devam etmeden dışarıda çay içip biraz da
orda muhabbet ettik. Son sigaralar da içilince devam vakti gelmişti artık.
Yolun devamında
artık daha ara yollara girmiş, köyün yolunu bulmaya uğraşıyorduk. Çoğu kişi
uyumuş, arabanın ışıkları kapanmışken benimle beraber Kuzu, Ahmet ( artık
onbaşı), raportör Ozan, Seher ve tabiî ki şoförümüz Yalçın abi son ayakta
kalanlardık. Bir yandan farklı telefonlardan haritaya bakıyorduk bir yandan da
daha önce bu yollardan geçmiş Yalçın Abi’nin tecrübelerine güveniyorduk. Şahsen
çok saygı duyulacak bir iş yaptığını düşünüyorum Yalçın Abi’nin. Ben karanlıkta evimin yolunu bile bulamazken
o dağ yollarını ezbere biliyor. Beni karanlıkta ormana koyarsanız size
kaybolacağımı temin edebilirim ki maalesef bu tescilli bir durum. Gecenin
karanlığında tüm ağaçlar siyah ve birbirinin aynısıyken geçtiğin yoldan bir kez
daha, bir kez daha geçmek kaçınılmaz bir durum. En azından benim için.
Artık tamamen
asfalttan uzaklaşmış kendimizi doğa ananın ellerine bırakmak üzere ilerlerken
ben ve Kuzu da keyfine göre çeken telefonumdan Kapaklı Mağarası’nın videosunu
izliyor, ben anlamasam da döşeme planları yapıyorduk. Kendimi videoyu çeken
adamın yerine koyuyor, kendimce mağara simülasyonu yaşıyordum. Nerden
bilebilirdim ki videoda herhangi bir kayada gibi duran istasyonun 30 metre
yükseklikte olduğunu ve oradan boşluğa doğru oturmam gerekeceğini… Sanırsam
kafa kamerasıyla mağarada video çekerken biraz da etrafa bakmak izleyenler
açısından da yararlı olacaktır. Yoksa kendilerini bir şelalenin yanında ipte
sallanırken bulabilirler.
Çeşmeleri saya saya ilerlediğimiz yolun sonunda kamp alanına vardığımızda herkes çoktan uyanmış, zifiri karanlık yerini maviliğe bırakmaya başlamıştı. Arabadan indiğimiz an, işte o an anlamıştım her şeyden uzak ama huzura yakın olduğumuzu. Yüzlerce kuş Karadeniz’in göğe uzanan ağaçlarına saklanmış kendi aralarında ötüşüyordu. Gözlerinizi kapatsanız o koro öyle güzel geliyor ki kulağa…Ruhumun ihtiyacı olan şey tam olarak buydu. Biraz daha kamp alanına yaklaşınca fark ettim ki buranın bir de orkestra şefi vardı, su sesi. Ah o müthiş harmoni. Ciğerlerinize dolan çam kokusu, kulağınızı dolduran kuş cıvıltıları, gözlerinize şenlik uçsuz bucaksız orman…
Aracı boşaltıp kamp
alanını hazırlarken havanın daha da aydınlanması ile çevremin güzelliğinin daha
da farkına vardım. Silüet olarak gördüğümde sadece kayadan ibaret olduğunu
sandığım dağ yemyeşildi. Herkes kendine bir çadır yarı seçmiş ve el birlik her
şeyi kurduktan sonra ateş başında toplanmıştık. Orkun ve Mete uzak olduğunu
tahmin ettiğimiz Ejder mağarasını aramak için gitmeye karar verdiler. Asla
gidemeyecek olduğumuz o mağarayı. Biz de yemek çadırından almış olduklarımızla
kahvaltı yaptık. Odun ateşinde ısınmış poğaça ve domates, başka bir mekanda
para verip dahi ulaşamayacağımız bir lezzet. O poğaçayla beraber o domates kamp
alanında güne başlamak için en güzel ikili bence. Çevrede vakit geçirirken
Burhan’ın ayı kapanı bulmasıyla hepimizin dikkatini bir anda. Dağ başında
olduğumuz için çevre köylerden birilerinin koymuş olabileceğini düşündük.
‘’Eski duruyor ama çalışabilir’’ Burhan içine ayağını sokarak hepimizi büyük
bir dertten kurtarmış oldu. Çalışabilirdi
sonuçta.
Biraz daha vakit
geçtiğinde gözlerimiz yola kaymaya başlamıştı, giden ekibin artık dönmesini ve
bize mağaranın yolunu tarif etmesini bekliyorduk. Bekleyiş uzayınca döşeme
ekibi dinlenmek üzere uyumaya karar verdi. Ben de biraz dinlenmenin iyi
olacağını düşünüp çadıra girdim. Biz uyurken önceden rahatsızlanmış olan Enes
ve beraberinde Büşra Yalçın Abi ile şehre geri dönmüştü. Orkunlar uzun saatler
süren arama sonucunda mağara girişini bulamayarak geri döndüler. Söylediklerine
göre yürüyerek 2 -3 saat sürecek bir mesafe vardı mağaraya. O andan itibaren
tüm planlar değişmeye başlamıştı ve iki mağaraya girmek üzere geldiğimiz
faaliyette yolumuza tek mağara ile devam edecektik. O yol öyle bulunmaz böyle
bulunur diyen Ozan, Ahmet, Seher ve Deniz aynı istikamette tekrar bulamamak
üzere mağarayı aramaya çıktılar. Sonrasında döşeme ekibinde Burhan, Ece, Ercan
ve Kuzu bir de şarpa olarak yanlarında ben, Ezgi ve Orkun öğle saatlerinde
mağaraya doğru yol aldık. Zaman sanki orada yavaş işliyormuş gibi, mayıs ayında
kış mevsimini yaşayan Küre dağları ise diz boyu kar ile bizi karşıladı.
İzmir’den ayrıldığımdan beri kış mevsiminden asla çıkamamıştım.
Sanki mağaraya ben girecekmişim gibi bir heyecanla kuşanan ekibi izlerken bir yandan fotoğraflarda gördüğümden çok daha fazlası etrafımı sarmıştı. Bir şelaleye dönüşmek, hatta bir mağarayı oluşturmak üzere olduğundan habersiz küçük bir akarsu usul usul ilerliyordu. Karlar mağara ağzına kadar dayanmış kartpostallık bir görüntü oluşturuyordu. Derken ekip çoktan kuşanmış Ercan yaklaşma hattını kurup mağaraya ulaşmıştı bile. O işe koyulmuş boltları çakarken fotoğraf çekme hevesiyle peşinden mağara ağzına yaklaşan ben ise talihsiz bir kaza sonucu alüminyum battaniyemi düşürmüş, çaresizce şelaleyle beraber aşağı düşmesini izlemiştim. Sonrasında her giren ekiple o battaniyeyi konuştum, acım büyüktü desem yeri. Mağara döşenmeye devam edilirken biz kamp alanına geri döndük. Yağmur da başlamıştı. Ağaçların altında biraz vakit geçirdikten sonra Ejder ekibi de dönmüştü. Birazımız ateş başında kalırken ben dahil birazımız da uyumaya geçtik.
Uyandığımda yağmur
hız kesmeden devam ediyordu. Daha çadırdan çıkmadan su yolu üstünde olduğumuzun
bilinciyle sorun olabileceğini düşünürken dışarıdakiler kampı taşıma planları
yapmaya başlamıştı bile. Yağmurun böyle devam ederse kamp alanını su altına
alacağını düşünerek ani bir kararla her şeyi taşımaya başladık. Bir çabayla ben
de yanan odunları sönmeden götürüyordum. Çadırlar, ateş, yiyecekler derken
artık kamp alanımız biraz ilerdeki ağaçlık alanın altı olmuştu. Çok da güzel
olmuştu bence.
Biz bunlarla uğraşırken hava kararmış, döşeme ekibinden Burhan ve Ece kamp alanına dönmüştü. Güzel haber ise alüminyum battaniyemi görmüş olmalarıydı. Uzun bekleyişleri ve ıslanmaları sonucu doğal olarak üşümüş ve yorgun düşmüşlerdi. Onlar ısınıp dinlenirken içimde bitirdiğimi sandığım muhasebeyi tekrar açmış, 100.kez vazgeçmiş ve 101.kez kendimi ikna etmiştim. Biliyordum, her şeye rağmen değecekti. Yaklaşık bir saat sonra da döşemeyi tamamlayan Ercan ve Kuzu da geri dönmüştü. Çadıra girip uykuya dalana kadar düşündüğüm tek şey ise ertesi sabah gireceğim mağaraydı.
Korku ve heyecan ayırt edemeyeceğim kadar birbirine karışmışken, ertesi sabahın güneş ışıkları kamp alanına ulaşmıştı ve bizim ekibimiz hazırlanıp yola çıkacaktı. Girls Power olarak adlandırdığımız ekibim ise çiçek gibiydi. Öncüm Seher, yanımda Ezgi. Kırmızı rujlarımızı da sürdüğümüzde her şey tamamdı.

Mağaraya doğru yola çıktık. Attığım her bir adım kararsızlık dolu. Belki de ruhum çıkabilseydi vücudumdan geri geri gitmek isteyecekti. Geri, geri, geri, çadırın içine kadar. Neyseki ruhum hala bedenimdeydi ve içimdeki devam etme arzusu baskın geldi de kendimi kuşanırken buldum. Denize girdiğinizde ilk donarsınız, alışana kadar zordur ama alıştıktan sonra az önce ısınmak için çırpınan siz değilmişçesine dışarıdakilere ‘’su çok güzel, gelsene’’ dersiniz ya, o misal ben de gittikçe motive oluyordum ve beni geri çeken ruhum artık sıkı sıkı sarılıyordu bedenime. Önde Seher, arkasında ben ve arkamda Ezgi ile mağaraya gittik. Seher öncümüz olarak hem ilk kendisi iniyordu hem de bana ne yapmam gerektiğini anlatıyordu. Sıra bana gelip de o kayaya tırmandığımda ise gerçeklik ile bir kez daha yüzleştim. İlk freefall 30 metre, derken gerçekten de 30 metreyi kastediyorduk. İşte o an hızlanmaya başlayan kalbim, yaşadığımın göstergesi. Nefes alışverişlerim hızlanıyor, ara ara aşağı bakıyorum, çok yüksek. Ellerim titriyor ama tutunmaya devam ediyorum. Ve tamamen ipe oturuyorum, artık ayaklarım yere değmiyor. Yalnızım. Kayanın arkasına geçtiğimden kimseyi görmüyorum. Spor salonunda alıştığım düzene gelince, ip üzerinde emniyette olunca, derin bi nefes veriyorum. Bir bebeğin ilk nefesi gibi. Yeniden doğmuşum gibi. Anlıyorum orda vazgeçmeyerek ne kadar doğru bir karar verdiğimi. Sağıma baktığımda akan şelale beni çağırıyordu, ona yol arkadaşlığı yapmamı istiyordu. Ricasını kırmayıp ona eşlik ettim. Bir şelaleye yol arkadaşlığı yaptım, yerin derinliklerine indim. Bir süre sonra güneş ışığını kaybettik ama su devam ediyordu biz de ettik. Bir noktada sular cadı kazanları oluşturmaya başlayınca üzülerek serüvenimizi sonlandırdık. Geriye dönüp yeryüzüne çıkacağımız zaman da bindirme ekip olarak giren Mete, Deniz ve Ozan ile karşılaştık. Ozan’ın ilk dikey mağarasıydı. Onun için de müthiş bir deneyim olduğuna eminim. Bir süre muhabbet ettikten sonra, biraz da üşüdükten, onlar devam edeceğini söyledi biz ise çıkışa geçtik.

Srt eğitimi alırken
sorsanız iniş çıkıştan daha kolay derdim. Şimdi sorun bir de, hayır değilmiş.
Çok daha rahat bir şekilde jumarladıktan sonra her şeyin başladığı o kayaya
ulaşmıştım bile. Saatler önceki korkuma dair kırıntı kalmamış hatta neredeyse
bittiği için üzülüyordum. Kendimi bir şekilde kayanın üstüne attıktan sonra
Ezgi’nin de çıkmasını bekleyip kamp alanına Girls Power mağaradan çıktı
duyurusunu yaptık. Güneşin de açmasıyla
yol üstünde bir sürü fotoğraf çekinip yüzümüzdeki yorgunluğu ama başarmış
olmanın verdiği mutluluğu sonsuza dek saklamış olduk.
Kamp alanına vardığımızda Utku, kardeşi Dersu ve mor polarlı kız
da gelmişti. Her ne kadar mor polarlı üyeler arasında sosyalleşememiş olsa da
diğer faaliyetlere de geleceğinden eminim. Seninle tanışmak güzeldi mor polarlı
kız. ☺
Ertesi gün ise yine
sabah saatlerinde toplama ekibi Orkun, Ahmet, Burhan, Utku ve Kuzu mağaraya
girdi. Benim için ilginç bir sabahtı. Hayatımda ilk defa ailemden uzak bayram
geçirecek olmanın yanı sıra öyle herhangi bir yerde de değildim, Küre dağları
milli parkındaydım. Sabah herkesle bayramlaştıktan sonra kahvaltı hazırlamaya koyulduk.
Güzel bir menemen bayram sabahına yakışır olmuştu. Ardından hem mağara ekibini
uğurlamaya hem de ailem ile bayramlaşmaya yola çıktım. Bir süre yürüdükten
sonra dağa çıkıp telefonun çektiği bir yer buldum. Ailem her zamanki gibi babaannemlerde
toplanmıştı. Kuzenimin yanında olmayışım ise biraz üzücüydü.
Odun kırıp biraz da
ağaç devirmeli geçen günün devamında yağmurlu günler sonrası hasret kaldığımız
güneşin altında anın keyfini çıkardık. Güzel bir akşam yemeği de hazırladıktan
sonra toplama ekibi de çıkmıştı zaten. Her şeyiyle güzel bir anı olarak kalan
faaliyetin bitişi de güzel oldu. Hep beraber yemeklerimizi yiyip ateş başında
vakit geçirdik. İlerleyen saatlerde içeceklerimiz eşliğinde şarkılar söyleyerek
geceyi sonlandırdık. Geceye dair en kaliteli şey ise galeta çubuğuyla yediğimiz
nutellaydı. Sonraki faaliyetlerde de kesinlikle yapılması gerek bence.

Artık gitme vakti
geldiğinde çoktan salı günü olmuş 4 günü devirmiştik. Ahmet’in onbaşı lakabını
hak ettiği gün de o gündü. Buldukları kütüğü 1,5km boyunca dağın başına kendisi
taşıdı. Kahvaltıdan sonra kampı bulduğumuz gibi bırakmak için toparladık ve temizledik.
Yorgunluktan herkesin direk uykuya daldığı yolculuğu akşam saatlerinde
Beytepe’de sonlandırdık. Çok fazla faaliyet deneyimim olmasa da bu şimdiye
kadarki en iyisiydi. Mağara, kamp alanı, doğa… Bir kez daha Hümak’a katılarak
ne kadar doğru bir karar vermiş olduğumu anladım. İlk faaliyetimde söylediğim
gibi, yapmaktan mutlu olduğum şeyi yapıyorum.
A bir de alüminyum battaniyeyi güvenle mağaradan kurtardık. Teşekkürler
☺