Uyarı: Bu yazı başından sonuna kadar tilkiler mağarasına dair haddinden fazla spoiler içermektedir!
13-16 Eylül 2024; Antalya, Manavgat, Tilkiler Köyü, Tilkiler Mağarası
Faaliyet Sorumlusu: Vişne
Anı Yazarı: Murat Nohut
Anı Yaşarlar: Ahmet Onur Karaman, Çağla Canoğlu, Ebru Deniz Çalımlı, Emre Cem Emiroğlu, Murat Nohut, Ozan Şentürk
Selamlar HÜMAK
Yıllardır içimizde bir ukte kalan Tilkiler'e yıllar süren çabalar, denemeler ve vazgeçişlerle biriktirdiğimiz deneyim, gideremediğimiz özlem ve Vişne’nin azimli çabalarıyla nihayet gitmeyi başardık. Geçen sene Ali Eren, Vişne ve Aybüke’nin faaliyet sorumluluğunda hazırlıkları yapılan Tilkiler’in meteorolojik sebeplerle son gün iptal edilmesi hepimizde Tilkiler’e karşı bir aşk nefret ilişkisinin oluşmasına sebebiyet vermişti. Hevesimiz kursağımızda kalmış, faaliyetimiz başlamadan bitmişti.
Bu seneki maceramızın ilk fişeği ise Vişne’nin Tilkiler grubuna bir “?” atmasıyla alevlendi. Vişne, geçen sene hissettiği Tilkiler'i artık daha çok düşünüyordu.
Faaliyet öncesi ilk toplantımızı, benim Ankara'ya geldiğim ilk gün Tandoğan’da bir kafede yaptık. Tilkiler gibi bir mağara için Vişne’nin A4 boyutundaki haritasını yetersiz bulup hala daha yanımda taşıdığım A2 boyutunda bir Tilkiler haritasını çıkartmasam olmazdı. Cem abi, Ebru, Vişne, Ozan ve şehir sorumlumuz olacak Gülay’la alacağımız malzemeleri ve kumanyaları, mağaradaki rotamızı, rescue saatimizi AKÜMAK’a vereceğimizi konuştuk. Toplantı sonrasında ise MAD’a geçtik…
Ahmet’in gelemeyeceği aşağı yukarı belli olunca ufukta beliren kara bulutlar, Vişne’nin araç kiralama kararıyla dağılmış; bu karar, sıcacık bir güneşle yüreğimizi ısıtmıştı. Ertesi gün malzemeleri hazırlamak için kulüp odasına geçecektik ki bir aksilik daha… ***
Odaya girdikten sonra malzemeleri hazırlayıp hangi şişme botun daha sağlam olduğunu tespit etmek için botları şişirdik. Ertesi güne botu toplamak, kumanyayı almak, rescue ipini basmak ve yola çıkmak dışında pek bir iş bırakmamıştık. Ertesi sabah Ebru ve Çağla kumanyayı teslim almış, kalan işleri halletmişti. Bir bot diğer bota göre daha sönüktü. Şişik olan botu toplayıp hurca bastık. Vişne ve Cem abi de gelince onların araçları yükleyip 15.20’de Beytepe’den harekete geçtik. Gölbaşı Çağdaş markette VİP mağara hurcu ve kamp için alışverişimizi yaptık. Konyada müdavimi olduğumuz Ayyıldız Etli Ekmek’e Cem abinin sürüş kabiliyeti ve benim kopilotluk becerilerimle Vişne'nin araçtan 20 dakika daha erken vardık (19.20). O sırada Ebru’nun kırılan gözlüğünü patex ile yapıştırdık, eskisinden daha sağlamdı artık. Karnımızı da iyice doyurup 20.40ta tekrardan yola koyulduk. Manavgat tarafında Tilkilere gidecek olan yol ayrımına saptıktan hemen sonra bir benzincide buluşup yakın takiple yola devam ettik. Solda Tarihi Tilkiler Mezarlığı’nı gösteren sarı tabelanın gösterdiği toprak yola girdik. Toprak yolda etrafı incelemek için uzun menzilli fenerimle etrafa bakarken silah sesi geldi. Birilerini rahatsız etmiş olma düşüncesi beni de çok rahatsız etti. Bir süre sonra da bu silah seslerinin belli aralıklarla çift el ateşlenen otomatik bir alan koruma düzeneği olduğunu anladık. Yaklaşık 5 dakika sonra ise araçlardan inip kamp alanını ararken 6 yıl önceki kamp alanının artık tarla olduğuna kanaat getirip kampımızı traktör yoluna attık.Tarlanın ilerisindeki dere yatağına nazır ilerleyip mağaranın yer aldığı tünellerin başına kadar gittik. Tünel derin dondurucu gibi soğuk rüzgarlar üflüyordu. Gece 01.00 civarı mağara ağzını bulmuş, çadırları kurmuştuk. Yolun yorgunluğunu ise gecenin 02.30'una kadar bira içip sohbet ederek atmıştık.
Sabah 08.00’da ben, yarım saat sonra da tüm ekip kalkmıştı. Kaçak çayımızı demleyip kahvaltımızı ettik, mağara hurçlarına sandiviçlerimizi hazırladık, 12.00’da da mağara ağzına varmıştık. Tünelin başındaki serin alanda kuşanırken Ebru'nun kafasına, tırnaklarının mağara için fazla güzel olduğu dank etti. Ebruyla beraber kamp alanına tırnak makası almaya gittik, geri geldik. Ebru tırnaklarını keserken mağara ağzında hurçlarımızı hazırladık, 12.45’te ise kuşanmış bir şekilde tünelden ilerlemeye başladık. Yaklaşık 15 dakika sonra mağaranın başındaki dikeye ulaştık. Vişne dikeyi döşemek için yerdeki ağır betonlara gömülü demirlerden emniyetini aldı. Ben yarım kazıkla ipi neredeyse gergin tutup Vişne tırmandıkça ipi salıyordum. Aldığımız bu emniyet Vişne'nin 60 metrelik çukura 60 metre değil de 10 metre düşmesini sağlayıp yaralı halini yukarıya çıkarmamızı kolaylaştıracak türden bir emniyetti. Gerçi alt tarafta bir çukur olmasa burası, emniyet almayı gerektirmeyecek orta dereceli bir tırmanış yerinden ibaret olacaktı.
Saat 14.00'te hepimiz dikeyi geçmiş ve resmen mağaraya girmiştik. SRT ekipmanlarını yukarıda bir noktaya bırakıp aşağıda Vişne'nin düğümlü bir kılavuz ipiyle kizılkayalardan kayarak geçtik. Biraz daha ilerleyince geçmişteki Tilkiler faaliyetlerinin sonlandığı nokta olan sifonun olduğu yere vardık. Su yoktu, Vişne yıllar sonra sifonun olmadığını gördüğü için çok mutluydu. Daha sonra Vişne’nin bahsettiği sağlam bir tırmanış hattına geldik. Her an parçalanıp kopacakmış gibi duran bango taşı desenlerindeki konglomeralardan tırmandık. Hemen ardında bir göl görünüyordu. -29’daki bu takıl geçli gölün sallanan boltlarına hat açmakla hiç uğraşmadan kenarlardan duvarlara tutunarak gölü geçtik.
Takıl geç için getirdiğimiz ekipmanları gölün kenarına bırakıp yükümüzü hafifleterek yola devam ettik. -15’te ilk göle ulaşınca biz bu gölü de yürüyerek mi geçsek diye tartıştık. Bota binmeye yönelik hevesimiz ıslanma korkumuzla birleşince kararımız netleşti. Vişne pompayla şişirmeye başladı, daha sonra ben de ondan devraldım. Hızlı hızlı şişirmeye çalışırken biraz hararetlenmiş olacağım ki pompa elimde kırıldı. Bundan sonra ciğerlerime kuvvet, ağzımla şişirmeye devam ettim. Bot şişince sırayla Ebru ve Vişne karşıya geçti. Vişne indi Ebru birini daha almaya geri geldi. Ebru Çağla'yı, Çağla Ozan’ı, Ozan beni aldı. Benim binişim botun ilk fiyaskosu oldu. Botun tam orta hattına dizimi dayayınca bot su aldı. Nasıl binilmeyeceğini de öğrenmiş oldum. Sonrasında ben de Cem abiyi götürdüm. Bu sistemle Cem abi ve Vişne dışında hepimiz bota dair hevesimizi almış hem yolcu hem kaptan koltuğunda oturmuştuk. Bu sistem hemen hemen bütün göllerde devam etti. Herkes karşıya geçtikten sonra botu indirip bir daha şişirmek istemeyince Cem abi uzun göle kadar sırtında taşıdı botu.
-15 ile -13 arasında bir yerde yine kısa bir tırmanış yerine emniyet ipi açtı Vişne. -13’ün oralarda nereden gideceğimize emin olamadık. Birkaç koldan devam ediyor olabilirdi. Kendimi iki kaya arasına sıkıştırarak anca tırmanabileceğim üstteki bir kola bakma ihtiyacı hissettim. Kolun bir noktada bittiğini düşünürken bir yol ile devam edebileceğini fark ettim. Ses kontağını koparmadan kolun devamını kolaçan etmek için Vişne ve Ebru’yu üst kola beraber bakmak için çağırdım. Oldukça kaygan, çamurlu ve garip bir tırmanışı Vişne'yle çıktık. Burası hem sağa hem sola devam ediyor gibi giden bir başka koridordu. Muhtemelen burası mağaradaki alternatif yollardan biriydi. Vişne tırmandığımız bu kolun sağ tarafını bir baypas bulma amacıyla tararken ben de sol tarafta çamurlu kaygan kayaların arasındaki yarıklara düşmeden Uzun Göle ulaşacak kolu bulmaya çalışıyordum. Çamurlu kaygan bir alanda sürünerek tırmanırken çamurdan imal edilmiş cesur bir sanatçının, tarım toplumundan itibaren cinselliğe karşı geliştirilen tabuları yerle bir eden kusursuz, harikulade, büyüleyici heykel çalışmasıyla göz göze geldim. Heykelciliğin sert ve donuk yapısına yeni bir boyut katan, eserine hayat verip, onu ölümsüz kılan bu sanatçı; mağaranın insan ruhunda yarattığı afrodizyak etkiyi, zevkin ve şehvetin doruğunu, bir ejakülasyon anını üzerinde ter döktüğü çamurları kullanarak vücuda getirmişti. Öyle ki mağarada yaşadığımız deneyimlerin en isabetli ifade edilişiydi.
Gittiğim bu koldaki yarıklardan, çamurun kayganlığından ve bu kolun Uzun Göle ulaşmadığını düşündüğümden dolayı daha fazla ilerlememeyi düşünüyordum. Aynı telkin Vişne tarafından da gelince ekibin kalanıyla buluşup -22’lik alt kolu bulmanın daha faydalı olacağına kanaat getirdik. -22’lik (?) alt koldan ilerlemeye bașladık.
Uzun Gölün öncülü olan göletlerin -hiçbir ihtiyaç olmamasına rağmen- içine belime kadar suya tamamen kendi irademle girip botla geçişe mekanik destek sağladım. Islanmayı tercih etmek pek doğru değildi. Bu küçük göletler başta Uzun gölün suyunun çekildiğini düşündürdü Vişneye. Koridorun darlığından dolayı Vişne’ye buranın geçmeyi arzuladığımız Uzun Gölün çekilmiş hali olamayacağını ispatlamaya çalışırken benim de ekibin kalanı gibi şüphelerim devam ediyordu. Ama göletleri ardımızda bıraktığımızda Uzun Göl hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kendisini bize gösterdi. Adının hakkını veren uzunca bir göldü. Botu biraz daha şişirip kuvvetlendirince yine benzer bir sistemle gölü geçtik. 2 kişi gölü geçiyor, biri geri dönüp birimizi alıyor karşıya ulaşınca kaptan iniyor, yolcu kaptanlığa terfi edip geri dönüp bu döngüyü devam ettiriyordu. Bu esnada göletlerin üzerinde yarıkların benim Vişne ve Ebruyla çıktığım üst kolun çamurlu kısmındaki yarıklar olabileceğini düşündük. Hala daha düşünüyorum ama emin değilim, çünkü güvenli bir iniş çıkış rotası tespit edemedim.
Uzun Gölün bitimindeki yarıktan bacalayarak yukarı çıktık. Botu ve küreği uygun bir yere park edip mağaranın devamını keşfetmeye devam ettik. Mağarada ilerlediğimiz bu koridor bitiyor derken sağdaki absürt kayadan sıkışarak çıktığım bir balkondan Vişne devam etmemi istedi. Ancak önümdeki büyük çamurlu kaygan kayalar yığınının yukarıya doğru son bulduğunu, buranın bir yere çıkamayacağını Vişneye açıklamam onu ikna etmiyordu, aksine tam da oraya çıkmam için şevkle bana komut veriyordu. Umutsuzca o kaygan dik kayalara tüm bedenimi yaslayarak yüzey alanımı arttırıyordum. Tırmandığım bu alanın tavanına değmeyi umut ederken yukarıda bir delik fark ettim. Bu delikten kafamı çıkardığımda yıldızların olmadığı bulutlu bir geceye baktığımı düşündüm. Heyecanla gökyüzünü gördüğüm bu illüzyonu ekibe bağırdım. Ve evet, burası Şatolu Galeri’ydi. Mağaradaki 5. saatimizde galeriye ulaşmıştık. Sadece 2 dar delikle bağlanılan bu kumdan galeriye ulaşmak, mağaradaki ilk hedefimizdi. Şatolu Galeri'nin şatolarına şahit olduk olmasına da asıl beklemediğimiz şatoların yanındaki hacettepe logosuydu.
Ekiple uzun bir dinlenme ve yemek molası vereceğimiz kumlu alandaydık. Arkamızdaki parıltılı akmataş bize mağaranın sulu kısmını geride bıraktığımızı ve fosil kısmına geçtiğimizi söylüyordu. Yemeğimizi yiyip içeceklerimizi döndük, iyice dinlendik ki Cem abinin horladığına bile şahit olduk. Yemek ve dinlenme molamızın ardından galerinin solundan mağaranın devamını aramaya koyulduk. Ortalığı karıştırmam ve farklı bir yönü tarif etmemle soldaki kolu bulma süremiz hayli uzadı. Ancak en sonunda benim yanlış yönlendirmelerime rağmen gitmemiz gereken kolu bulduk. Hafif darallı başlayan ve genişçe bir koridora çıkan bu kolun sol duvarı sağa doğru eğimlenmiş, tabanı ise dalgalanmış bir engebeye sahipti. Yer yer kaygan olan bu engebeli yerlerden birinde ekip bacalayarak çıkarken benim bu pürüzsüz kaygan dik yere tırmanmaya çalışmalarımın sonucu hüsrandı. Bu dalgalanan engebeli koridorun son bulduğunu düşündüren büyük bloklarla karşılaşınca ben yolu bulamadım. Bu segmentin sağında kalan diğer bir segmente geçişin yolunu ise Vişne buldu. Blokların sağında bir geçitle diğer segmente geçtik. Bu geçidin ardından bir yere oturup harita üzerinde bulunduğumuz yeri ve gideceğimiz yönü tartıştık. Düşünce fırtınalarımızı bir noktada sonlandırıp ilerlemeye devam ettik. Aşağı yönde giden eğimli karanlık yokuşun tam aksi yönüne…
İlerlemeye bir miktar daha devam ettik ve Vişnenin mağarada en sevdiği kola girdik. Kumlu bu tatlı odanın ilerisinde bu mağarada daha önce hiç karşılaşmadığımız bir şey vardı: "Son”. İlk defa ilerlediğimiz bir kolun bir sonu vardı orada eğlenceli vakitler geçirdik, hatta hep beraber kumda bir Kibele kabartması oluşturduk. Bu kol parıltılı akma taşlarla bitiyordu, hatta lavabosu bile vardı. Aynı zamanda burası Gürhan'ın bahsettiği teorik sonlardan biriydi.
Bu koldan çıkıp HÜMAK'ın Tilkiler’e en son gelişinde ilerleyebildiği son yere o tırmanılması riskli olan ve sağlam olmayan büyük kayalara gelmiştik. Hatta Vişne normalde elimizi koyup destek alıp yukarıya çıkacağımız gibi gözüken bir kaya kabartısını eliyle söküp aşağıya fırlattı. Gözükene güvenemeyeceğimizi çarpıcı şekilde bize gösterdi. Cem abi ve ben burayı tırmanarak aşmayı denedik. Ben burayı riskli bulup denememi sonlandırdım. Ama başka bir yolu muhakkak olmalıydı. Vişne'nin sevdiği o kolun başında kayaların arasından akmayı başarmış turuncu bir akmataş benim mağarada referans aldığım noktalardan biriydi. Bu oluşumun sol tarafında absürt bir çıkışla o devasa ve tırmanılması güç olan kayalara alternatif bir yolu bulup kayaları aşmayı başardım. Bu tırmanılması güç olan yerden geri dönmüşlerdi geçmişteki Vişne, Kansu abi, Mete abi…'nın olduğu ekip. Bir diğer amacımız olan mağarayı ilerletmeyi de gerçekleştirmiş olduk bu şekilde. Bu alternatif güzergahla kayaların ardına geçtikten sonra mağara sağdan sola giden bir koridorla devam ediyordu. Sağdan gidip geniş yer kaplayan kayaları aşmanın alternatif yollarını da keşfedip ekibin arkasında beliriverdim. Belki de mağaranın devamına sağdan gidiliyordu. Biz, Cem Abi, Ebru ve Ozan'la soldan devam ettik. Sol kolda bembeyaz cennet gibi parıldayan kocaman bir sarkıt ve biriktirdiği akmataşla karşılaştık daha öncesinde gerçekten bu kadar her tarafı parıl parıl parıldayan bir oluşum görmemiştim. Hemen karşısında yine aynı parıltı karakteristiğine sahip bir akmataş daha yer alıyordu. Ama kol biraz daha devam ediyordu sanki bu kol bu şekilde bitemez deyip inmeye devam ettim Cem abiyle birlikte. Burada bir iniş daha vardı, kumlu bir salona iniliyordu. 2 metrelik düz bir yerden kayarak indim, Cem Abi ise yukarıda bekledi beni. Sağdaki bir ihtimal devam edebilecek olan oyukların varlığını soldaki parıltıların büyüsüne kapılıp unuttum. Soldaki kolda parıltılı perde ve akma taşlara ek olarak tahayyül dahi edemediğim harikulade oluşumlarla karşılaştım. Kristallerden oluşmuş travertenimsi oluşumlar parıltılı sarkıtlar ve perdelerin arasında mağaranın bana bahşettiği bir hazine gibi parıldıyordu resmen. Cem abinin ekipten çok ayrı kalmamak için çabuk olmamı söylemesiyle kolun sonunu görüp hemen geriye döndüm. Kayarak indiğim inişten tek başıma çıkamayınca Cem abinin uzattığı ayağına tutunarak anca çıkabildim. Gördüklerimi betimleyişimi anlatırsam kimsenin bana inanmayacağını düşündüğümden birilerinin daha buna şahit olması gerektiğine karar verdim. Daha sonrasında oturup dinlenen Ebru ve Ozan'ı büyük bir inatla indiğim koldan aşağıya yolladım. Ben inmeyip onların çıkışına yardım için yukarıda Cem abinin beni beklediği yerde bekledim. O sırada sağdaki incecik pipetimsi sarkıt ve dikitin kavuşmasının romantizmini izleyerek bizimkilerin dönmesini bekliyordum. Onların da şaşkınlık ve büyülenme hayretlerini duyunca gelmelerini söyledim. Ozan'ın alttan benim ise üstten gösterdiğim çabalarla Ebru'yu binbir güçlükle ancak çıkartabildik o 2 metrelik düz inişten. Ebru'yu çıkardıktan sonra Ozan da ayağıma tutunup çıktı, çıktı çıkmasına ama... ***
***
Döndük, Vişne ve Çağlayla buluşup 21.00'da tilkilerin teorik sonuna vardığımıza karar verdik ve dönüşe başladık. Dönüşte ben önden giderken Vişne, Çağla ve Ebru, Vişne'nin yıllar önce bıraktığı zaman kapsülünü buldular. Tilkiler’de kaçırdığım yegane anıt o oldu.
Dönüş yolunda öncülük ederken harita üzerinde beyin fırtınası yaptığımız yeri anımsamamı aşağıya doğru giden dik karanlık yeri görmeme borçluydum. O sırada hemen arkamdaki Cem abiye dönüp bir önceki segmentte Vişne'nin blokların sağında bulduğu geçidin bu taraftaki yönünü gösterdim ve kendimden son derece emin bir şekilde yol buradan dedim. Vişne, Çağla ve Ebru o geçitten geçtikten sonra aslında geldiğimiz yönün dümdüz ilerisinde kalan, hafif tepeyi aşınca yine aynı yere bağlanan alternatif bir yolu daha keşfetmiştim. Cem abi ve Ozan da bu yoldan geldiler. Kumlu galeriye tekrar vardığımızda kalan kumanyamızı birkaç acil durum yemeği dışında bitirdik. Aldığımız 6 litre su, 2 paket kuruyemiş, cevizli sucuk, 6 sandviç, 5 powerade bize yetmemişti, keşke daha fazla yemek alıp daha fazla doyurabilseydik kendimizi. Şatolu Galeri'den çıkınca kafa lambamın pillerini ayak üstü değiştirmem gerekti. Pilleri bile Ebru’dan istemiştim. Bu işleri molada halletmek gerekirdi esasında. Sonrasında tekrardan öncülüğü devralıp yardırmaya devam ettik. Bu esnada öncülük ederken babaların önemini çok daha iyi anladım. Dümdüz ilerlerken karşıma çıkan bir baba bana doğru ama sağda bir yolu gösteriyordu. Tam bir U dönüşü yapıp esas yolumuza girmemizi sağlıyordu babalar. Uzun Gölü geçtikten sonra botu ben sırtladım. Botu taşımanın gerçekten çok zahmetli olduğunu o an anladım. Cem abi iki göl arasındaki tüm yol o botu neredeyse tek başına taşımıştı. Ben ise Ozan ve Ebru ile taşırken dahi çok sıkılmış bunalmıştım hatta yer yer agresif davranışlarım bile olmuştu. Botu taşırken Ebru'yu Cem abinin herkese dağıttığı böğürtlenli enerji jelini yemenin tam zamanı olduğuna zorla ikna ettim. Botu taşımak, açlık ve kurumayan eşyalarım beni sabırsız bir insana dönüştürmüştü. Diğer göle geldiğimizde Vişne ile Ebru karşıya geçti. Bu geçişlerden birinde botun hava aldığını fark ettik. Artık daha hızlı olmalıydık, ben Ozan'ı bırakırken Vişne botu biraz daha şişirme taraftarıydı ancak o botun kaptanı bendim ve daha Cem abi vardı. Hızlı bir şekilde Cem abiyi de alıp karşıya geçirdim. Ardından vazifesi biten botu indirip hurca bastık.
Kızılkayalar’a varışımız artık mağaradan birazdan çıkacağımızı gösteriyordu. Buradan ipsiz çıkmaya çalışmam başarısızlıkla sonuçlanınca Vişne’nin açtığı ip artık daha anlamlıydı benim için. Kaya kaya inerken ipin gereksizliğini düşünüyordum. Dikeyin başına ilk ben varınca SRT ekipmanlarını giyip önden inmemi söyledi Vişne. Önden aşağı inip sırtımı dayadım duvara. Arkamdan gelen kişinin inişini daha tam olarak göremeden uykuya daldım herhalde. Alınan emniyet peronlarının hemen dibine belki de tam üstüne oturduğum için hattın toplanması esnasında Vişne tarafından kıçımın birkaç defa kaydırılması istendi. Dikey kısmı Ozan topluyor, Vişne ise controller’lık yapıyordu. Ozan toplamayı bitirince üşümüş bir şekilde uyandım. Bir an önce yüklenip gitmek ıslak kıyafetlerden kurtulmak istiyordum. Mağarayı da bitirmiş olduğumuzdan bizimkilere mızmızlanıp hızla çıkmak için acele etmekte bir mahal görmüyordum. Oysa kendimi ıslatmamın tek sorumlusu bendim. Ozan toplamayı bitirdiğinde gece 02.00 idi. 15 dakika sonra tünelden de çıkıp Manavgat'ın sıcak havasına kavuştuk. Ama o bile beni kesmiyor sadece kuru kıyafet giymek istiyordum. Araçların yanına gidince bir mat üzerinde hemencecik giyindim ve muradıma erdim. O gece fazla oyalanmadık ve araçların içerisinde yatıp dinlendik. Ertesi gün çabucak toparlanıp Vişne'nin yıllar önce gittiği Mavi Cennet Kamping’e yola koyulduk.
11.00’de kamptan ayrıldık, birkaç alışveriş molasının ardından 12.30’da Mavi Cennet’e vardık. Eşyalarımızı taşıyıp orada kampımızı kurduk. Yıllardır hemen hemen her faaliyette vakit kalırsa denize gideriz planını bu faaliyette gerçekleştirebilmiştik. -Artık ölsem de gam yemem- Kamp alanına iyice yerleştikten sonra yoğun ısrarlarıma rağmen sadece Cem abiyi denize girmeye ikna edebildim. Manavgat'ın o dalgalı sularında yüzmek çok ama çok yoruyordu insanı. Yüzme faslını hevesimizi alınca kapattık. Hamağımızı kurduk, flamamızı astık kamp attığımız yere. Bira içip codenames oynadık.
Gece bir enerji geldi ve sahilde yürüyüş yapmaya çıktık. Dalgalar yer yer tüm kumsalı ıslatıyordu. Dalgaların cazibesi bizi yavaş yavaş kendisine yaklaştırıyordu. Önce ayaklarımız sonra şortumuz ıslanınca Ozanla ben iddialaşıp bize doğru gelen dalgalara doğru atıldık. Sonra Vişne, Ebru ve Çağla da bize katıldı. Artık kuduran akşam denizinin sıcak sularına karşı direnç savaşı başlatmıştık. Dalgalara karşı koymaya çalışıyor bazen dik kalmayı beceriyor bazense devrilip kıyıya vuruyorduk. Yenilmek bilmez bir pehlivan gibi kıyıya vurdukça geri kalkıyor ilerliyor, dik durup gücümüzü Poseidon’a kanıtlamaya çalışıyorduk. Dalgalar acımadan bizlere vurunca kendi eksenimizde döne döne kıyıya vuruyor, dönerken dirseklerimiz çakıllardan yaralanıyordu. Ebru'nun tamir ettiğimiz gözlüğü ise denizde dalgalarla boğuşurken kaybolmuştu. Ebru'nun gözlüğü de tıpkı botumuz gibi vazifesini gördükten sonra kendini imha etmişti. Denize karşı yenilgimizi kabul ettikten sonra kampa dönüp duş aldık, yatmaya çalıştık. Pazartesi sabahına uyanınca Çağla biraz daha hasta olmuştu. Faaliyet toplantısında hastalığı yaymamdan ötürü bana bayağı sövülecekti.
10.40’ta mavi Cennet’ten ayrılıp dönüşe başladık. 13.20’de Ayyıldız Etli Ekmek'te durup karnımızı doyurduk, Ankara'ya birkaç hediye götürmeyi ihmal etmedik. 18.00’da kampüse varıp faaliyetimizi sağ salim tamamladık.
Zayiatlar; mağarada kırdığım pompa, patlattığımız bot, Ebru'nun denizde boğulan gözlüğü ve Vişne'nin 133 km/s ile yediği hız cezası oldu. İyice dinledikten sonra faaliyet toplantımızı cuma JMO’sunda yapmak üzere toplandık. Tilkiler'e gelmeyenlere mağarayı ballandıra ballandıra anlattıktan sonra faaliyet toplantımıza başladık. Faaliyet toplantısına Vişne, Tilkiler'e gitme niyetinin 2019 Eylül’ünden beri olduğundan bahsederek başladı. 5 yıllık hasret… Faaliyet toplantısının en çok sövülen kısmı ise bendim. Tüm Tilkiler ekibini hasta etmekle kalmamış, tüm hümak’a virüsümü bulaştırmıştım. Bense mağarada çoktan iyileşmiştim. Vişne'nin vasiyetini faaliyet toplantısında not ettim, ve vasiyetinin vasiliğini mânen üstlendim. Tilkiler mağarasında bu gibi deneyimli bir ekiple ancak ilerlenebileceği konusunda hemfikirdik. Daha fazla ilerlemek için daha fazla yemek götürmemiz konusunda da öyle… Böyle faaliyetleri arttırmalıydık da. Kalabalık bir faaliyette ise turist ekipler en fazla 2. Göle kadar ilerletilebilirdi. Bu mağaraya bir daha girebilmek için küçük bir botun lazım olduğu aşikardı. Hazırlığından temizliğine kadar bu kadar zahmetli olan bir faaliyet elbette birçok kişinin emeği ile ancak yapılabilmişti. Bu faaliyeti yapabilmemize imkan veren tüm arkadaşlarımıza başta Cem Abi ve Vişne’ye emeklerinden ötürü çok teşekkür ediyorum.
Tilkiler çok iyiydi çok da güzeldi
*Tüm fotoğraflar Emre Cem Emiroğlu'na aittir.