Benim için her şey bir ortabahçe sigarasında başlıyor. Oğulcan, Caner ve ben bir sonraki mağaraya gitmeyeceğimizden, sadece Çokrağan olursa gidebileceğimizden bahsedip sigaramızı içtik. Ben “Bu sene ilk dönem yokum.” dediğimden sanıyorum, sadece 2 gün geçiyor ve bir mesaj: ÇOKRAĞAN FAALİYETİ.
Bu mesaj tüm planları bozan, yeni planlar kurdurtan, biraz da hayatdiken diyebileceğimiz bir mesajdı. İlk defa bir faaliyetin 1 ay önceden hangi mağara olduğunu bilmek müthiş bir heyecan yaratmıştı. Her gün insanlara “Çokrağan? Geliyor musun? Ben gideceğim.” (Tabii alınır mıyım tedirginliği dahilinde.) Hayat sadece Çokrağan’daki by-pass, baca, buralardan nasıl geçeceğim, ne kadar güzel oldukları vesaire olmuştu.
Bir yandan işsiz Kübra iş ararken işletmelere Çokrağan tarihlerinde burada olmayacağını, eğer alacaklarsa bunu kabul etmeleri gerektiğini söyleyerek iş arıyordu. Neyse oralara takılmayalım, sadece ne kadar istediğimi anlayın. Ha derseniz ki “Senin Çokrağan aşkı nereden?”, sizi daha fazla merakta tutmadan anlatıyorum.
HÜMAK’ta ilk senem (geçen sene). 3’te 2 yapmak için ne olur ne olmaz, belki üçüncü faaliyete gidemem diye Kızılcahamam ve Devrekani’ye gitmiş, 3. faaliyet olan Çokrağan’a sözde 2 sınava çalışacağım için gitmemiştim. Ekip döndü, herkes acayip mutlu. Mağara, kamp alanı vs. Herkes deli dehşet “Neden gelmedin?” diye beni darlıyor ve ben o sınavdan düşük aldım (hatta dersten kaldım ;().
Nasıl pişmanım. Herkes sussun istiyorum. Ne yapmış olabilirler? Nasıl bu kadar mutlular?
Hayat şu an fıkır fıkır.
Çokrağan yolu başlamak üzere. Odaya her şeyim hazır gidiyor, oduna davet ediliyorum. Ali Özgür, Derin, ben ve birkaç arkadaşımız ile odun topluyoruz Hacettepe yaylalarında. Araçlar geliyor, araçlara eşyalar yerleştiriliyor ve biz HÜMAK hareket ediyor.
Dındın dındın dındın.
Kamp alanına geliyoruz. İlk ekip hazırlanmaya başlıyor. Onlara Sude ile sandviç hazırlıyoruz. Bu koşuşturmaca bana nasıl zevk veriyor... Herkes bir işte. Çadırlar kurulacak, insanlar aç, mağaraya girecekler, ateş yok, oduna gidilecek.
Sandviçlerini yiyen ilk ekibi mağaraya uğurluyoruz. Kübra birkaç saat gözlerini kapatıyor.
Uyandım. Artık saat 2 mi 5 mi bilmiyorum. Saatin önemi yok. Ekipler giriyor. Ben son ekibim. Tekrar uyusam mı diye düşünürken girecek olanlara ve çıkacak olanlara yemek yapmaya başlıyoruz. Yok yok, soğanlı mantı değil, korkmayın: kıymalı makarna.
Kendimi övmeyi hiç sevmem bilirsiniz ama Hataylı Caner ve Islak Hamburger Şefi Furkan iş birliğinde yemek hazırlıyoruz. Bir şölen adeta, sanat eseri. İçine sevgimizi, ellerimizdeki mikropları (en önemlisi) ve biraz da baharat kattık. Ha bu yemek girişimi öncesi çardakta otururken Alpir başkanımın bize elleriyle kaşar kesip bizi beslemesini atlayamam. Başkanıma ithafen (ebruşko üzgünüm bu fotoğrafı çok aradım)
Sonra Ebruşko (kendileri jeoloji mühendisliği okuyan, çok çok sevdiğim arkadaşım) bizi partilemek üzere çadırına davet etti. Alpir, Caner, ben; kumanyamızı toplayıp Ebruşko’nun çadırına geçiyoruz.
Tüh, Berkay burada!
Kısık sesle konuşup onu hiç rahatsız etmememize rağmen uyanıp bize ağza alınmayacak laflar söyledi. Neyse ki bir sürü cips kombo ve mango verdiği için onu seviyorum.
Tok ayılar ikinci yemeği yiyince yatışa geçiyor. Ben pantolonumun altında şort olduğundan onu çıkarmıştım. Berkay “çıplak!” diye bağırdı, ciddiye almayınız.
Ebruşko hayatının en iyi kaşıklanmasını yaşamış olmalı ki ne desem uyanmadı 😏.
Çok huzurlu uyku saatlerinin ardından neredeyse faaliyetin en güzel kısmına geliyoruz. Ozan, Caner’i ve beni uyandırmaya geliyor. Çünkü öncü Ozan, artçı GG ve Caner’le ben de varız. Abi, bu benim en iyi mağara ekiplerimden gerçekten.
Emeği geçen, bizleri aynı mağara ekibine yazan FS’lerim Alpir, Yunus’um ve Tulca’ya çok çok teşekkür ediyorum. Hazır gelmişken: baya iyi faaliyetti, ellerinize sağlık FS’lerim.
Bu ekip bildiğiniz seçmece.
Benim gelirken hiçbir şeyden ümidim yoktu. Mağarayı görecektim ve okey diyecektim.
Giriş o giriş. Çiçekte eldiveni unuttum, heyo çekilmiş, duymamışım. Az sonra hayat başlayacak.
Öncümüz Ozan, GG’ye öncülüğü devrediyor ve mağara serüvenimiz başlıyor. Hurcu almayı unutmuşum. Mağarada ilerlemişiz ama zaten loop’a girdiğimiz için sorun yok. Başladığımız yerden hurcu alıp devam ediyoruz.
O kol senin, bu kol benim. O loop benim, o loop GG’nin.
Duru, Kağan, Caner ve ben ilk defa keşfediyorduk.
Yine bilmem hangi loop’un neresindeyim. Bir yer var: önce ikiye ayrılıyor, sonra sağdaki kol tekrar ikiye ayrılıyor. Geçici öncülüğümde Kağan’ı sağdan gönderiyorum, sonra sola dönüyorum. Benim ilk girdiğim sol, Kağan’ın ilk gittiği sol kol ile aynı yere çıkıyor.
Bir loop’u böyle keşfetmek çok güzel.
Bekliyorum ekip burada toplansın çünkü 3 kol daha var. GG ilk gelen olduğu için benim merak ettiğim, sadece sola veya sağa yatış pozisyonunda girilen bir daral var. GG gelince girmeye çalışıyorum. Sonrasında sağa ve sola yol var gibi. Girdim, kendimi çekiyorum.
Noni noni… hayır, burada yol yok. Ama çok dar ve güzel.
Sonra kollara devam ediyoruz. Bu sefer GG önde. Bir şey duyuyorum.
“Hayır olamazzzz!”
Ne oldu GG diye bekliyorum. GG geliyor. Neredeyse mağaranın ilk 15 dakikasında falan denk geldiğimiz aşırı kaygan bir kol. Öyle bir loop’tayız ki çıkışa çok yakınız.
GG bir başka yol buluyor aşağıya doğru ve oradan devam ediyoruz.
Looplar mağarayı daha da gezilesi, görülesi hâle getiriyordu bence. Her gördüğüm kol “Acaba daha önce geçtiğim bir kola bağlanıyor mu?” hissi çok güzel bir keşif duygusunu tetikliyordu.
Bu ekip makine dersek yalan olmaz (silahımız bile vardı).
Her kolu göreceğiz diye galeriyi görememiş olabiliriz ama by-pass’ta herkesin videosu olmuştu (geçen sene en kıskandıklarımdan).
3 dakikaya yakın mutlak karanlık ve sessizlik yaparken mağaradan gelen şıp sesi adeta çiçek açıyor gibiydi. Herkesin hipnoz olmasına, çiçekler düşünmesine sebep olmuştur (ör: ben).
Bu güzel ekip mağaradan çıkıyor. Ekibimden razıyım, Allah da onlardan razı olsun. Ekibim zor anlara rağmen güçlü durarak değilse de dayanarak mağaradan sağ salim, eğlence dolu ve acayip mutlu çıkıyor.
Son ekip olduğumu sanarken fotoğraf ekibiyle karşılaşınca “Kurtarmaya mı geldiler acaba?” diyoruz. Neyse ki değiller. Biz iyiyiz, onlar da iyi. Hadi kamp alanında görüşürüz.
Kamp alanına vardık. Bir parti daha kıymalı makarna yiyoruz. Ee, fotoğraf ekibi de çıktığına göre ateşbaşıııı.
Herkes hazırlık yapıyor, ilk mağarası olan arkadaşlar konuşuyor derken ateşbaşı
Ben üzüm suyumu alıp geliyorum. Masum, sadece üzüm suyu içip kafayı bulacağını sanıyor.
Saim gelmiş yani damacana gelmiş.
Da ma ca na.
Başlıyorlar tek atıyor herkes. Çok kolay duruyor ama çok da korkutucu. Halil, Caner 2 tane dikleyince etraftaki kızlara bakıyorum çünkü benden çıkmaz.
Nedense Ebruşko diyorum. Sonra rota bana dönüyor.
“Hataylı değil misin? İçersin.”
Ben içemem desem de içesim de gelmişti ne yalan söyleyeyim.
Herkesin öğk yaptığı şeyi kokladım. Bence sorun yok. Yani yoktu.
Tekledim.
Bitti.
Çemberin arkasında üzüm suyumu içmeye devam ediyordum ki insanlar dönüyor. Ayaklarımı kontrol edemiyorum. Başımın dönüşü okeydi ama ayak...
Ya düştüm ya düşeceğimi hissettim. Yanımda bulduğuma tutunuyorum düşmemek için.
(Bu güzelim fotoyu bir film sahnesi gibi hatırlıyorum🙃)
Bunları anlatırken bile utanıyorum ama yaşandı artık, yok sayamam
Öyle bir hayatdikeni yapılmış ki ben artık yokum.
Sevdiğim insanlar geliyor. Onları arada bir hatırlıyorum. Nunu, Nalan, Aşkın, Gökçen, Halil, Caner, Tulca, Sü derken bir sürü insan bana katlanmak zorunda kalıyor.
Buradan tekrar şükranlarımı iletiyorum. Çokça zahmet vermişim.
İnanın anlatılanların yarısını hatırlıyorum.
Üzüm suyumu vermeyeceğim çünkü içip bitirmek istiyorum. Ateşi de çok seviyorum, izlemesi çok güzel. O yüzden çadıra da gitmiyorum.
Ben uyuduğum saati bilmiyorum ama uyandığımda çadırda Caner ve Berkay kenarlarda, yanımda ise Deniz vardı.
Berkay yanındakinin kim olduğunu anlamadığı ve kaşık sevmediği için yapmamış. Uyandığımda üşüyordum. Denizden de emin olamadığım için ben de ona kaşık yapmadım.
Berkay’ı kaşıklamış uyumuşken bir süre sonra gittiğini fark ediyorum, galiba artık uyanmam gerekiyordu. Çadırdan çıktığımda hâlâ başı dönen biri olduğunu görünce şok oluyorum. Celilişko nedense hâlâ adımlarını düz atamıyordu. Be adam insan bari uyanınca kendine gelir diyerek gece insanlara verdiğim rahatsızlıkları tınlamadan bebeye kahve yapıyorum.
Çünkü saat sabahın 11’i. İnsanlar toplanacak, hazırlanacak, yola çıkacak.
Toplanma, hazırlıklar, mıntıka derken arabaya yerleşip yola çıkıyoruz. Muavinin koltuğunda dönüş yaparken artık bir ara uyuyakalıyorum.
Evet, Köfteci Yusuf’un yanındayız. Yemekler söylendi, tatlılar... “Ben gay miyim?” diyerek tam porsiyon söylendi ama ne yemeği ne tatlıyı bitirebildim (gaymişim).
Tekrar yola çıkıyoruz. Ara sıra küçük molalarla varıyoruz kampüsümüze.
Her şeyi indirip kalanlarla odada tulum, çadır havalandırma işinden sonra tamamen dağılıyoruz.
Temizliği de oldukça çetrefilli süren bu faaliyet anılarda, hiçbir şeyi hatırlamamak suretiyle hep yaşayacak.
Çok uzun ve detaylıydı. Bu hikayeyi bazı yerlerde kahraman bazı yerlerde ise gözlemci olarak yazmamın sebebi bi ara bilincimi kaybetmiş olmamdır. Umarım benim eğlendiğimin yarısı kadar da olsa eğlenmişsinizdir.
HÜMAK’la kalın.
Sevgiler.
Kübra Pehlivan




