26 Ekim 2022 Çarşamba

Seneler Sonra Gelen İşte O “İlk Mağaram” Yazısı!!!


Merhaba!

Kendimle ilgili özet geçeyim, ben İpek. 2014’te sevgili eşim Bahadır Seçen ile katıldığımız HÜMAK topluluğunda şuan 8.yılımızı dolduruyoruz. İpek Atak olarak başladığım kariyerime, İpek Atak Seçen olarak evli ve iki köpekli olarak devam etmekteyim 😊  İlk mağarama 2021 yılında girdim ve işte bu yazı da bununla ilgili!

Ama maalesef yazıyı 1 sene sonra gönderebildim, olsundu, canım sağolsundu L

Hiçbir zaman bir mağaracıyım demedim ama hep HÜMAK’lıyım dedim. HÜMAK her zaman ailem gibi bildiğim, yanlarında hep mutlu hissettiğim, “düğününüzde halaybaşı, cenazenizde gözyaşı” olan, her bir bireyini sevdiğim, hepsi benim canım olan bir insan topluluğu çünkü.

Biz öğrenciyken ben Hacettepeli olmadığım ve de diş hekimliği okuduğum için, okuyanlar ağladı bile, hiç aktif olamadığım mağaracılık macerasında, üstüne tuz biber olarak alerjik astımım ve bir de klostrofobim vardı. Hem vakit bulamadığımdan, bölük pörçük katıldığım eğitimlerden, hem de korktuğumdan mağaraya girmeye seneler boyu hiç cesaret edemedim. Canım arkadaşlarım da sağolsun hiç bunun lafını etmedi. Edenler de oldu tabiki, ama zaman içinde seslerini duyamaz oldum. Bahadır zaten aktif bir üyeydi, yakın arkadaşlarımın hepsi HÜMAK’lıydı derken zaten zamanla kimse bu konuyu gündeme getirmez oldu. Bahadır da o hevesini kaybetti, sormayı bıraktı. Ben sadece gelebildiğim sayılı faaliyetlerde ateş başında içen ve bolca kusan bir üye oldum J

Derken 2021 yazında, Bahadır’la öğrenciliğimizin üstünden bir miktar zaman geçmişken, üstüne pandemide evlenip onar kilo kadar uzun ilişki kilosu almışken, minimal kondisyon içererek Saklıkent Kanyonu’na gittik ve çok büyük olmasa da tüm kanyonu dipledik. Benim cidden çok hoşuma gitti, Bahadır da içten içe sevinerek “ya işte mağara da böyle ya, üstü kapalı bir tek hehehe” falan dedi. Bu hoşuma gitmişlik dururken yılın ilk faaliyeti yine canımız ciğerimiz biricik Devrekani’ye oldu ve ben de dedim ki yıllarca beklemişim neden mağara bekaretimi canımız ciğerimiz biricik Devrekani’ye vermeyeyim?

Bu fikri Bahadır’a hiç söylemedim, Utku’ya söyledim. Ekipler belirlendi falan derken gideceğimiz zaman söyledim. Ve ben mağaraya girene kadar “emin misin?” dedi, o yüzden kararımdan emin oldum, kesinlikle ilk mağarama Bahadır’la girmeyecektim. Zaten böyledir, neler olabileceğini bildiğimizde en çok sevdiklerimiz için endişeleniriz ama hep başımıza gelir. Bizde “tanıdık komplikasyonu” diye bir şey var, yakın birine bir tedavi yaptığınız an, en düşünmediğiniz şeyler bile olur. O yüzden yapmamak en iyisi 😊

Neyse yola çıktık, yine bir sürü macera, kavga gürültü derken vardık kamp alanına. Hava güzeldi diyemeyeceğim, yine yerler buz, çadırlarımızı kurduk. Tüm faaliyet boyunca Utkucuğum Bahadır’a sürekli “evlenmeyecektin oğlum” diyerek söylendi, Bahadır tabii normalde taşta da yatar, beraber gidince şişme yatak getirmiştik, bence tam tersi iyi ki evlenmiş demeliyiz 😊









(Bahadır yatak şişirirken bir tarafından soluyor)

Benim ekipman eksiğim vardı tabiki, Bahadır’a dedim senin tulumunu alayım. Gözlerinde hayal kırıklığıyla “Nasıl yani benim Trophy’mle mi?” deyince ufaktan bir evliliğimi sorgulamadım değil 😊



(Trophy tulum, ben ve mutsuz Bahadır)

 

Bahadır sanırım ilk ekipteydi, ben son ekipteydim. Bir klasik olarak herkesi mahvedip donuna kadar ıslatarak getirdi. Herkes mutluydu, o ayrı. Sonra tekrar başkanlar ekibiyle girdi. Bizim ekip başkanlar ekibinden sonraydı. Ben Bahadır’dan tulum ve eldiven beklerken bir de Utku’yu bekliyorduk.





Başkanlar ekibi gerçekten ilginç oldu ve Devrekani yine özel bir ilkin yuvası oldu. Sevgili danışmanımız Turgay Baş ve sevgili eşi Tuğba’nın nikah töreni mağara içerisinde oldu, kampın detaylarını öğrenmek isteyenler Rümeysacığımın Canımız Devrekanimiz yazısına bakabilirler, ben kendimle ilgili kısımlardan bahsedeceğim J



 




Bizim ekibimiz ise öncümüz Zeynep, artçımız Kerem olmak üzere güzel bir ekipti.

 Mağara ile ilgili ilk korkum içeri girer girmez geçti. Düşündüğüm gibi kapalı, karanlık bir yer değildi; neredeyse büyüleyiciydi. Karanlık olması zaten imkansız oluyor, herkesin baretinin ışığı sayesinde. Sadece içimden sürekli eğitimlerde gördüğüm “mağara canlıları”ndan görmeyeyim diye dua ediyordum, zira böceklerden de korkarım.


Benim gibi biri bile mağaraya giriyorsa diyerek ibret almalık biriyim yani özetle.

Utkucuğum her zamanki gibi koruyup kolladı, ilaçlarımı yanına aldı. Sürekli iyi olup olmadığımı, kötü olursam söylememi, hemen çıkabileceğimizi söyledi. Sonra artık dedi ki, “İpek bir buçuk saat oldu, artık sormuyorum.” Dedim ki, “Nasıl yani???”

Gerçekten de zaman mefhumu denen şey, mağarada kayboluyormuş. Bana 15 dakika gibi gelen süre bir buçuk saat kadar olmuş.

Mutlak karanlık için durduğumuzda hissettiklerimi HÜMAK’taki her bir birey hissettiği için devam ettiğini düşünüyorum. Dünyanın en özgürleştirici hissi olabilir. Modern dünyanın çarklarına takılıp devam ettiğimiz hayatımızda doğanın kalbinde, kendimle başbaşa hissettim. Suya girmemiz bile korkutup üzmedi beni, ki ilk başta çekindiğim şeylerden biri de buydu. Biraz tabiki boy avantajımın da olduğunu düşünüyorum, çünkü Melike önümdeydi ve bir ara onu kaybettim suyun içinde. Çıkarken sulu kola girmek isteyenler o taraftan gitti, Melike çizmelerini Devrekani’ye bağışladı.

O soğuk ve adrenalinin verdiği hissi seviyoruz bence. Çünkü en ilkel içgüdülerimize hitap ediyor, “bunlara rağmen hayattayım ve başardım.” diyebiliyoruz. Soğuğa toleransım değişti tabi o günden sonra, artık daha az üşüyorum. Zaman zaman mağara oluşumlarını görmek için durduğumuzda yıllar boyu arkadaşlarımdan duyduğum şeyler aklımdan geçti. Gerçekten büyüleyici yerler olduğunu düşünüyorum ve devam eden herkese inanılmaz bir saygı duyuyorum.

Çıktığımızda mağaranın girişinde koskocaman bir ateş yanıyordu. Bahadır koğuş ekibi ile beraber çevredeki tüm çöpleri toplayarak tüm izcilerin kabusu gibi bir ateş yakmıştı.

Koşarak Bahadır’a sarıldım, baya da ıslaktık, dışarısı da çok soğuktu; üzerimizden tüten dumanları hatırlıyorum.

Ve Utku’nun “yıllardır mağaraya gireriz, bi benim için böyle ateş yakmadın be!” sitemini J

Çıktık, soyunduk, giyindik, ısındık, içtik, eğlendik.

Benim için dünyanın en güzel faaliyetiydi.









Ve hiçbir zaman “keşke daha önce girseydim” demedim. Benim için bu zaman, bu mağara, bu insanlar doğruymuş ve kararımdan çok memnunum.

Bu da benim ilk mağara anım. Teşekkürler HÜMAK.

İpek 

20 Mayıs 2022 Cuma

Topmeydanı : Kayıp Ejder (coming soon)


Topmeydanı faaliyetine gitmek için hazırlıklar günler öncesinden, kayıtlar haftalar öncesinden başlamıştı.  Yazışmalar, izinler, malzemeler derken geriye tek kalan faaliyet alışverişini de yol üstünde duracağımız alışveriş merkezine bıraktık. Herkes odaya toplandıktan, biraz sohbet muhabbet ile geçen zamandan sonra vakit yaklaşınca eşyaları aracın geleceği yere taşımaya başladık. Son kontroller, son şarzlar, son eşyalar derken odayı boşaltıp aracı yüklemeye koyulduk.  Yüzlerimizde güzel geçeceğinden emin olduğumuz faaliyetin heyecanıyla gülümsemeler, kıpır kıpırız. Bense bir yandan sabırsızlıkla yola çıkmayı istiyordum bir yandan da hala bu düzene alışamamış olmanın verdiği hisle korkuyordum. Son saniyeye kadar 100 kere kendimi gazlamış 99 kere ise vazgeçmiştim. Ama her şeye rağmen buna değeceğini biliyordum.

  Korku güzeldir, insana yaşadığını hissettirir. Hayatımızda hiç risk almasak, korkmasak yaşamanın ne manası kalır ki? Damarlarımızda adrenalin aktığında, ellerimiz titrerken tutunmaya devam ettiğimizde, ayaklarımız yerden kesildiğinde asıl anlıyoruz yaşadığımızı. Yaşıyormuşum, diyorsunuz. Meğer yaşıyormuşum.

  Arabayı yükleyip herkes bir yerlere yerleştikten sonra yola çıktık. Şehirden çıkmadan önce alışveriş merkezinde durup hem bireysel ihtiyaçlarımızı hem faaliyet için gereken bazı şeyleri aldık, tekrar yola koyulduk. Kendi aramızda biraz ondan biraz bundan biraz havadan biraz sudan sohbet ederken çoktan şehirden ayrılmış, Kastamonu’nun bizi bekleyen dağlarına yaklaşıyorduk. Yol üstünde Safranbolu’da eksik olan üyemiz Burhan’ı da aldık. Artık herkes tamam olmuştu.  Yemek molası vermek üzere ilerlerken karanlıkta bile beni hayran bırakan Safranbolu evleri’nin ordan geçmiştik. Bu güzel doğanın ve mimarilerin keyfine ise dönüş yolunda varacaktım.

  Herkesin acıkmış olduğuna emin olduğumuzda, biraz da tuvalete gitmemiz gerekiyordu, tüm dükkanların kapalı olduğu o sokaktaki tek açık olan çorbacıya girdik. Sanırım beklentilerimizi karşılayamamış olan bu çorbacıdan biraz kırık ayrıldık. Belki bizim beklentilerimiz yüksekti. Belki de çorbalar gerçekten kötüydü.  Zevkler ve mercimek çorbaları tartışmaya kapalıdır. O yüzden daha fazla yorumda bulunmayacağım.  Yola devam etmeden dışarıda çay içip biraz da orda muhabbet ettik. Son sigaralar da içilince devam vakti gelmişti artık.

  Yolun devamında artık daha ara yollara girmiş, köyün yolunu bulmaya uğraşıyorduk. Çoğu kişi uyumuş, arabanın ışıkları kapanmışken benimle beraber Kuzu, Ahmet ( artık onbaşı), raportör Ozan, Seher ve tabiî ki şoförümüz Yalçın abi son ayakta kalanlardık. Bir yandan farklı telefonlardan haritaya bakıyorduk bir yandan da daha önce bu yollardan geçmiş Yalçın Abi’nin tecrübelerine güveniyorduk. Şahsen çok saygı duyulacak bir iş yaptığını düşünüyorum Yalçın Abi’nin.  Ben karanlıkta evimin yolunu bile bulamazken o dağ yollarını ezbere biliyor. Beni karanlıkta ormana koyarsanız size kaybolacağımı temin edebilirim ki maalesef bu tescilli bir durum. Gecenin karanlığında tüm ağaçlar siyah ve birbirinin aynısıyken geçtiğin yoldan bir kez daha, bir kez daha geçmek kaçınılmaz bir durum. En azından benim için.

  Artık tamamen asfalttan uzaklaşmış kendimizi doğa ananın ellerine bırakmak üzere ilerlerken ben ve Kuzu da keyfine göre çeken telefonumdan Kapaklı Mağarası’nın videosunu izliyor, ben anlamasam da döşeme planları yapıyorduk. Kendimi videoyu çeken adamın yerine koyuyor, kendimce mağara simülasyonu yaşıyordum. Nerden bilebilirdim ki videoda herhangi bir kayada gibi duran istasyonun 30 metre yükseklikte olduğunu ve oradan boşluğa doğru oturmam gerekeceğini… Sanırsam kafa kamerasıyla mağarada video çekerken biraz da etrafa bakmak izleyenler açısından da yararlı olacaktır. Yoksa kendilerini bir şelalenin yanında ipte sallanırken bulabilirler.

  Çeşmeleri saya saya ilerlediğimiz yolun sonunda kamp alanına vardığımızda herkes çoktan uyanmış, zifiri karanlık yerini maviliğe bırakmaya başlamıştı. Arabadan indiğimiz an, işte o an anlamıştım her şeyden uzak ama huzura yakın olduğumuzu.  Yüzlerce kuş Karadeniz’in göğe uzanan ağaçlarına saklanmış kendi aralarında ötüşüyordu. Gözlerinizi kapatsanız o koro öyle güzel geliyor ki kulağa…Ruhumun ihtiyacı olan şey tam olarak buydu. Biraz daha kamp alanına yaklaşınca fark ettim ki buranın bir de orkestra şefi vardı, su sesi.  Ah o müthiş harmoni.  Ciğerlerinize dolan çam kokusu, kulağınızı dolduran kuş cıvıltıları, gözlerinize şenlik uçsuz bucaksız orman…


 

  Aracı boşaltıp kamp alanını hazırlarken havanın daha da aydınlanması ile çevremin güzelliğinin daha da farkına vardım. Silüet olarak gördüğümde sadece kayadan ibaret olduğunu sandığım dağ yemyeşildi. Herkes kendine bir çadır yarı seçmiş ve el birlik her şeyi kurduktan sonra ateş başında toplanmıştık. Orkun ve Mete uzak olduğunu tahmin ettiğimiz Ejder mağarasını aramak için gitmeye karar verdiler. Asla gidemeyecek olduğumuz o mağarayı. Biz de yemek çadırından almış olduklarımızla kahvaltı yaptık. Odun ateşinde ısınmış poğaça ve domates, başka bir mekanda para verip dahi ulaşamayacağımız bir lezzet. O poğaçayla beraber o domates kamp alanında güne başlamak için en güzel ikili bence. Çevrede vakit geçirirken Burhan’ın ayı kapanı bulmasıyla hepimizin dikkatini bir anda. Dağ başında olduğumuz için çevre köylerden birilerinin koymuş olabileceğini düşündük. ‘’Eski duruyor ama çalışabilir’’ Burhan içine ayağını sokarak hepimizi büyük bir dertten kurtarmış oldu.  Çalışabilirdi sonuçta.

 Biraz daha vakit geçtiğinde gözlerimiz yola kaymaya başlamıştı, giden ekibin artık dönmesini ve bize mağaranın yolunu tarif etmesini bekliyorduk. Bekleyiş uzayınca döşeme ekibi dinlenmek üzere uyumaya karar verdi. Ben de biraz dinlenmenin iyi olacağını düşünüp çadıra girdim. Biz uyurken önceden rahatsızlanmış olan Enes ve beraberinde Büşra Yalçın Abi ile şehre geri dönmüştü. Orkunlar uzun saatler süren arama sonucunda mağara girişini bulamayarak geri döndüler. Söylediklerine göre yürüyerek 2 -3 saat sürecek bir mesafe vardı mağaraya. O andan itibaren tüm planlar değişmeye başlamıştı ve iki mağaraya girmek üzere geldiğimiz faaliyette yolumuza tek mağara ile devam edecektik. O yol öyle bulunmaz böyle bulunur diyen Ozan, Ahmet, Seher ve Deniz aynı istikamette tekrar bulamamak üzere mağarayı aramaya çıktılar. Sonrasında döşeme ekibinde Burhan, Ece, Ercan ve Kuzu bir de şarpa olarak yanlarında ben, Ezgi ve Orkun öğle saatlerinde mağaraya doğru yol aldık. Zaman sanki orada yavaş işliyormuş gibi, mayıs ayında kış mevsimini yaşayan Küre dağları ise diz boyu kar ile bizi karşıladı. İzmir’den ayrıldığımdan beri kış mevsiminden asla çıkamamıştım.

   

  Sanki mağaraya ben girecekmişim gibi bir heyecanla kuşanan ekibi izlerken bir yandan fotoğraflarda gördüğümden çok daha fazlası etrafımı sarmıştı. Bir şelaleye dönüşmek, hatta bir mağarayı oluşturmak üzere olduğundan habersiz küçük bir akarsu usul usul ilerliyordu. Karlar mağara ağzına kadar dayanmış kartpostallık bir görüntü oluşturuyordu. Derken ekip çoktan kuşanmış Ercan yaklaşma hattını kurup mağaraya ulaşmıştı bile. O işe koyulmuş boltları çakarken fotoğraf çekme hevesiyle peşinden mağara ağzına yaklaşan ben ise talihsiz bir kaza sonucu alüminyum battaniyemi düşürmüş, çaresizce şelaleyle beraber aşağı düşmesini izlemiştim. Sonrasında her giren ekiple o battaniyeyi konuştum, acım büyüktü desem yeri.  Mağara döşenmeye devam edilirken biz kamp alanına geri döndük. Yağmur da başlamıştı. Ağaçların altında biraz vakit geçirdikten sonra Ejder ekibi de dönmüştü. Birazımız ateş başında kalırken ben dahil birazımız da uyumaya geçtik.

  Uyandığımda yağmur hız kesmeden devam ediyordu. Daha çadırdan çıkmadan su yolu üstünde olduğumuzun bilinciyle sorun olabileceğini düşünürken dışarıdakiler kampı taşıma planları yapmaya başlamıştı bile. Yağmurun böyle devam ederse kamp alanını su altına alacağını düşünerek ani bir kararla her şeyi taşımaya başladık. Bir çabayla ben de yanan odunları sönmeden götürüyordum. Çadırlar, ateş, yiyecekler derken artık kamp alanımız biraz ilerdeki ağaçlık alanın altı olmuştu. Çok da güzel olmuştu bence.

  Biz bunlarla uğraşırken hava kararmış, döşeme ekibinden Burhan ve Ece kamp alanına dönmüştü. Güzel haber ise alüminyum battaniyemi görmüş olmalarıydı. Uzun bekleyişleri ve ıslanmaları sonucu doğal olarak üşümüş ve yorgun düşmüşlerdi. Onlar ısınıp dinlenirken içimde bitirdiğimi sandığım muhasebeyi tekrar açmış, 100.kez vazgeçmiş ve 101.kez kendimi ikna etmiştim. Biliyordum, her şeye rağmen değecekti. Yaklaşık bir saat sonra da döşemeyi tamamlayan Ercan ve Kuzu da geri dönmüştü.  Çadıra girip uykuya dalana kadar düşündüğüm tek şey ise ertesi sabah gireceğim mağaraydı.


 Korku ve heyecan ayırt edemeyeceğim kadar birbirine karışmışken, ertesi sabahın güneş ışıkları kamp alanına ulaşmıştı ve bizim ekibimiz hazırlanıp yola çıkacaktı. Girls Power olarak adlandırdığımız ekibim ise çiçek gibiydi. Öncüm Seher, yanımda Ezgi. Kırmızı rujlarımızı da sürdüğümüzde her şey tamamdı.



  Mağaraya doğru yola çıktık. Attığım her bir adım kararsızlık dolu. Belki de ruhum çıkabilseydi vücudumdan geri geri gitmek isteyecekti. Geri, geri, geri, çadırın içine kadar.  Neyseki ruhum hala bedenimdeydi ve içimdeki devam etme arzusu baskın geldi de kendimi kuşanırken buldum.  Denize girdiğinizde ilk donarsınız, alışana kadar zordur ama alıştıktan sonra az önce ısınmak için çırpınan siz değilmişçesine dışarıdakilere ‘’su çok güzel, gelsene’’ dersiniz ya, o misal ben de gittikçe motive oluyordum ve beni geri çeken ruhum artık sıkı sıkı sarılıyordu bedenime. Önde Seher, arkasında ben ve arkamda Ezgi ile mağaraya gittik. Seher öncümüz olarak hem ilk kendisi iniyordu hem de bana ne yapmam gerektiğini anlatıyordu. Sıra bana gelip de o kayaya tırmandığımda ise gerçeklik ile bir kez daha yüzleştim. İlk freefall 30 metre, derken gerçekten de 30 metreyi kastediyorduk. İşte o an hızlanmaya başlayan kalbim, yaşadığımın göstergesi. Nefes alışverişlerim hızlanıyor, ara ara aşağı bakıyorum, çok yüksek. Ellerim titriyor ama tutunmaya devam ediyorum. Ve tamamen ipe oturuyorum, artık ayaklarım yere değmiyor. Yalnızım. Kayanın arkasına geçtiğimden kimseyi görmüyorum.  Spor salonunda alıştığım düzene gelince, ip üzerinde emniyette olunca, derin bi nefes veriyorum. Bir bebeğin ilk nefesi gibi. Yeniden doğmuşum gibi.  Anlıyorum orda vazgeçmeyerek ne kadar doğru bir karar verdiğimi. Sağıma baktığımda akan şelale beni çağırıyordu, ona yol arkadaşlığı yapmamı istiyordu. Ricasını kırmayıp ona eşlik ettim. Bir şelaleye yol arkadaşlığı yaptım, yerin derinliklerine indim.  Bir süre sonra güneş ışığını kaybettik ama su devam ediyordu biz de ettik. Bir noktada sular cadı kazanları oluşturmaya başlayınca üzülerek serüvenimizi sonlandırdık. Geriye dönüp yeryüzüne çıkacağımız zaman da bindirme ekip olarak giren Mete, Deniz ve Ozan ile karşılaştık. Ozan’ın ilk dikey mağarasıydı. Onun için de müthiş bir deneyim olduğuna eminim. Bir süre muhabbet ettikten sonra, biraz da üşüdükten, onlar devam edeceğini söyledi biz ise çıkışa geçtik.

  Srt eğitimi alırken sorsanız iniş çıkıştan daha kolay derdim. Şimdi sorun bir de, hayır değilmiş. Çok daha rahat bir şekilde jumarladıktan sonra her şeyin başladığı o kayaya ulaşmıştım bile. Saatler önceki korkuma dair kırıntı kalmamış hatta neredeyse bittiği için üzülüyordum. Kendimi bir şekilde kayanın üstüne attıktan sonra Ezgi’nin de çıkmasını bekleyip kamp alanına Girls Power mağaradan çıktı duyurusunu yaptık.  Güneşin de açmasıyla yol üstünde bir sürü fotoğraf çekinip yüzümüzdeki yorgunluğu ama başarmış olmanın verdiği mutluluğu sonsuza dek saklamış olduk.

Kamp alanına vardığımızda Utku, kardeşi Dersu ve mor polarlı kız da gelmişti. Her ne kadar mor polarlı üyeler arasında sosyalleşememiş olsa da diğer faaliyetlere de geleceğinden eminim. Seninle tanışmak güzeldi mor polarlı kız. ☺

 Ertesi gün ise yine sabah saatlerinde toplama ekibi Orkun, Ahmet, Burhan, Utku ve Kuzu mağaraya girdi. Benim için ilginç bir sabahtı. Hayatımda ilk defa ailemden uzak bayram geçirecek olmanın yanı sıra öyle herhangi bir yerde de değildim, Küre dağları milli parkındaydım. Sabah herkesle bayramlaştıktan sonra kahvaltı hazırlamaya koyulduk. Güzel bir menemen bayram sabahına yakışır olmuştu. Ardından hem mağara ekibini uğurlamaya hem de ailem ile bayramlaşmaya yola çıktım. Bir süre yürüdükten sonra dağa çıkıp telefonun çektiği bir yer buldum. Ailem her zamanki gibi babaannemlerde toplanmıştı. Kuzenimin yanında olmayışım ise biraz üzücüydü.

  Odun kırıp biraz da ağaç devirmeli geçen günün devamında yağmurlu günler sonrası hasret kaldığımız güneşin altında anın keyfini çıkardık. Güzel bir akşam yemeği de hazırladıktan sonra toplama ekibi de çıkmıştı zaten. Her şeyiyle güzel bir anı olarak kalan faaliyetin bitişi de güzel oldu. Hep beraber yemeklerimizi yiyip ateş başında vakit geçirdik. İlerleyen saatlerde içeceklerimiz eşliğinde şarkılar söyleyerek geceyi sonlandırdık. Geceye dair en kaliteli şey ise galeta çubuğuyla yediğimiz nutellaydı. Sonraki faaliyetlerde de kesinlikle yapılması gerek bence.


  Artık gitme vakti geldiğinde çoktan salı günü olmuş 4 günü devirmiştik. Ahmet’in onbaşı lakabını hak ettiği gün de o gündü. Buldukları kütüğü 1,5km boyunca dağın başına kendisi taşıdı. Kahvaltıdan sonra kampı bulduğumuz gibi bırakmak için toparladık ve temizledik. Yorgunluktan herkesin direk uykuya daldığı yolculuğu akşam saatlerinde Beytepe’de sonlandırdık. Çok fazla faaliyet deneyimim olmasa da bu şimdiye kadarki en iyisiydi. Mağara, kamp alanı, doğa… Bir kez daha Hümak’a katılarak ne kadar doğru bir karar vermiş olduğumu anladım. İlk faaliyetimde söylediğim gibi, yapmaktan mutlu olduğum şeyi yapıyorum.  A bir de alüminyum battaniyeyi güvenle mağaradan kurtardık. Teşekkürler ☺



  









24 Kasım 2021 Çarşamba

Mutlak Olana Övgüler

 


“Mağarada güvende hissediyorum…”

Bir gün oturmuş bir arkadaşımla neden mağaracılık yaptığım hakkında konuşurken çıkmıştı dudaklarımdan bu sözcükler. Arkadaşım çok şaşırmıştı bu söylediğime. Mutlak bir karanlığın hakim olduğu, kaygan, ıslak bazen, bazen sıkışık veya derin bir bağlamda insan nasıl olurdu da güvende hissederdi? Haklıydı… Mağaracılığa çok temel bir bakış açısı ile baktığımızda bu işi yapmak hiç de akıllıca değildi ne de yaramazca, bir kalıba sığar yanı yoktu. Peki o zaman ben neden nasıl güvende hissediyordum? Cevap yine çok basit. Bir mağarada başıma gelebilecek olayların sayısı belli ve neredeyse sabit. Daha doğrusu mağaralar çok dinamik yerlerse de ihtimaller oldukça statiktir. Güvenimin sağlam zemini tam olarak bu: Sınırlı sayıdaki olasılığın rahatlığı, dahası güzelliği…

Bir mağarada hiçbir canlı ile bağlam ve iletişim sorunu yaşanmaz. Hiçbiri duygusal değildir veya pragmatik. Kimse kimseyi rahatsız etmez, herkes ve her şey olduğu gibidir. Yegane uğraş keşfetmek veya hayatta kalmaktır. Beklentiler, hayaller, dilekler karışmaz hiçbir adımın arasına. Mesela kime sorsanız Sarpunalınca otoban gibidir, yaldır yaldır gidilen. Ya da Utku’ya sorsanız Çokrağan peynir gibidir. İnsan bir peynirden ne bekler ve bir peynirin yaşatabileceği olasılıklar nedir ki? Belki de bunu Utku’ya sormamız lazım 😊

Işığınız varsa görüşünüz 25 metre kadardır örneğin. Işığınız yoksa mutlak bir karanlığın içinde asılı kalırsınız. Uzayda uçmak gibidir bu karanlık, sanki kafanızı eğseniz altınızda ışıl ışıl dünyayı göreceksiniz ya da kafanızı biraz kaldırsanız Plüton’u. Kulağınıza çalınacak seslerin frekans aralığı çok nettir, bir yarasa cıvıltısından bir kaya düşmesi aralığınca… Karanlığın ve kötülüğün birbirine zıt düştüğü bir yerdir mağara, masalların aksine. Doğal, gerçek. Bu da demek oluyor ki mana zorlamalarından sıyrılmıştır. Tıpkı bir çocuk gibi demek yanlış olmaz bence. Yalansız dolansız, düz, dümdüz. Bir çocuğun yanında güvensiz hissetmemek gibidir mağarada güvende hissetmek. Ya da ben uslanmaz bir iyimserimdir ve tüm bu sözcükler bir iyimserin düş bahçesinin ürünleridir…

R*

8 Kasım 2021 Pazartesi

İlk Kamp Maceram: Kızılcahamam

Bölge: İç Anadolu
İl: Ankara
İlçe: Kızılcahamam
Faaliyet Tarihi: 16-17 Ekim 2021
Anıyı Yazan: Ahmet Şen
Faaliyet Sorumluları: Ece Yurdakul, Zeynep Cemre Yüzer, Zeynep Doğa Özgüç 


Hacettepe Üniversitesi Mağara Araştırmaları Topluluğu’nun (HÜMAK) düzenlemiş olduğu Kızılcahamam temel kamp eğitimimiz vardı. Bazı kişiler kampüste bazı kişiler Atatürk Kültür Merkezi’nde buluşacaktı. Biz kampüste bazı eşyaları el birliğiyle beyaz Fiat Egea'ya yükledik sonra otobüse binip AKM’nin yolunu tuttuk. Benim ilk deneyimim olmasından ötürü olacak galiba ne zaman çantamdan bir şey alacak olsam çanta kapanmıyordu. İki defa başıma geldi bu olay. Bir amca sağ olsun ikisinde de bana destek olarak çantayı kapattık. AKM’de buluştuk ve Soğuksu Milli Parkı Temel Kampçılık Eğitimi için Kızılcahamam’ın yolunu tuttuk. Yolda mola verdik. Tuvalete gideceğiz benim üzerimde bir eşofman bir tişört ve bir triko ceket olduğu için o kadar üşüdüm ki Allah’ın Kızılcahamam’ında ve ekiminde kardan adam olmadığım kaldı. Caminin tuvaletiydi girdiğimiz tuvalet, Allah’ım kapitalizm camiye de mi işler ya! 2 TL’yi tozlamak zorunda kaldık. Sonra kulüp sorumluları Ece ve Cemre’yle A101 eksiğimizi hallettik. Yanımdaki yolculuk arkadaşım Eylül’ün önerisi üzerine atıştırmalık barlardan aldım. Sonra da ip ve bira eksiğine geçtik. Bu arada şöyle bir parantez açmak istiyorum. Ben biranın ve şarabın tadına bakmış ve sevmemiş bir insanım. Bira alsam mı almasam mı diye bir tereddüt vardı içimde bu yüzden. Yok bağımlısı olursam, yok alkolü tüketip yarın yurtta beni alkol tüketmiş biçimde yakalarlarsa vb. Böyle olaylarda zihnim böyle düşünmeye meyilli maalesef. En sonunda ‘’Ahmet biranın tadı kötü olsa da biranın tadının kötü olduğunu öğrenirsin bir şey kaybetmezsin’’ diye kendime telkin vererek bir tane arkadaşlarla birlikte 50’lik metal kutuda bir Tuborg aldım.



Veee…. Ver elini kamp, ver elini Soğuksu…

Otobüsten inip otobüsteki eşya ve çantaları el birliğiyle indirdik. İlk başta bir şeyler atıştırdık. Burhan’ın verdiği poğaçayla birlikte kurabiye ve badem yemiştim. Geldik yük paylaşımına. Mağaracı Yasin bana ekmekleri ve peyniri verdi. Bütün eşya dağıtımları hallolduktan ve yürüyüş başlangıcında bir fotoğraf çekindikten sonra benim hayatımdaki ilk trekking deneyimi olan ve ekip sorumlularının özlemini, hasretini çektiği Soğuksu Milli Parkı Temel Kampçılık Eğitimi’nin yürüyüş etabı başladı. Hayatımda hiç bu kadar ağır bir yük kaldırmamıştım. 15-20 kilo kesin vardı. Mağaracı Yasin’e çantanın çok ağır olduğunu söyleyince şaka yollu "Ahmet şu an çok zevkli ben çok zevk almaya başladım" dedi. Sonra gerçeği şak diye yapıştırdı "Ben de yoruluyorum oğlum" diye. Allah’tan spora yatkın bir bünyem varmış ki öncüyle artçı arasında istihbaratçı, arazi arabası gibi gidip gelebiliyordum. Yokuşu çıkarken bana bir yük verdiler, yük elinde ağırlaşıyor ya anlamadım gitti. Sırtına at olmuyor... Elinle taşı olmuyor... Ama elimle taşıyabildim çok şükür! Bunun en iyi yanıysa yeni arkadaşlıklar elde edinmek oldu. Ceylin, Serdar, Tuğberk ve daha niceleri… Hem de doğada ekip ruhuyla ve doğanın etkisindeki stressiz sağlam kafayla böyle arkadaşlıklar daha da müthiş oluyormuş meğersem.

Üniversite sınavı öncesi her eşit ağırlıkçının hedefi olduğu gibi benim de hedefim Ankara Hukuk’tu. Üniversite sınavı öncesi bana Ahmet Hacettepe Uluslararası İlişkiler’i tutturacaksın, Beytepe gibi müthiş bir kampüste okuyacaksın, Hayalin olan şehre yakın, ulaşımı kolay, her türlü kültürel ve sanatsal faaliyete erişebildiğin bir şehirde yaşama hayalini, doğal ürünlere, gıdalara ulaşabilme hayalini ve etrafında iyi insanların olması hayalini daha üniversitede gerçekleştireceksin deselerdi ben herhalde o kişi için ‘’acaba büyücü, falcı olup da sallıyor mu’’ derdim veya şunu söylerdim ‘’ne içtiysen ondan istiyorum’’

Doğaya değinmeden olur mu? Efsaneydi…

Rengarenk

Yeşil

Sarı

Turuncu

Kırmızı ağaçlar,

Bastığımız yere dökülen yaprakların hışırtısı,

Bol oksijen…


Aslında anlamıyorum şehirdeki beton yığınını ruhsuz, cansız, hapishane gibi yığınlara hem bedenimizi hem ruhumuzu teslim etmişiz ama farkında değiliz.

Ama doğa

Doğa öyle değil

Ağaçlar,

Bitkiler,

Çiçekler,

Hayvanlar,

Suyun şırıltısı

Gündüz doğanın engin macerası

Akşamsa ateşin başında oturup yemek pişirmek,

Isınmak

Sonra da çadıra yatmaya geçmek…

Doğa ne kadar güzel bir şey aslında

Dinç hissetmek

Bakışlarının ve dikkat algının geliştiğini hissetmek

O kadar güçlü hissetmek ki sanki hiçbir güç seni yıkamayacak, yıldıramayacak, engel koyamayacakmış gibi

Hele ki ekip arkadaşların da yanındaysa ve en sevdiklerinse bambaşka…

2 kez mola verip bir şeyler atıştırarak, kah birliğin artçı kah birliğin öncü kısmına düşerek, bazen ortadan giderek, birliğin 2 ekmeğini araklayıp yiyerek, yorgun ama müthiş bir duygu ve tebessümle hedefimize vardık. Çadırlar kurulmaya başladı, benim çadır arkadaşım ve aynı zamanda kulübümüzün başkanı olan Beyza, çadırın nasıl kurulduğunu bana ve 2 arkadaşıma daha anlatmaya başladı. Çadırlar kuruldu odunlar toplandı kırıldı ateş yakıldı yemek yapıldı derken bir bakmışız ki akşam olmuş, bütün grup yemeğini afiyetle yedi. Yemekler lezizdi, her ne kadar arkadaşım Nurgül pul biberi biraz kaçırsa da pastanın üzerine eklenen çilek gibi leziz bir tat vermişti. Ellerine sağlık bütün arkadaşlarımın.

Bütün bu olanlardan sonra herkes kendini anlatmaya başladı. Kimisi bira ucuz diye gelmiş, kimisi arkadaş baskısıyla gelmiş, kimisi BBC belgesellerinden mağaraya merak duyarak gelmiş, kimisi pandemide ders çalışırken bir anda mağaraya girmeye karar vermiş, ben de başladım anlatmaya:

Geçen yıldan beri doğa sporlarına ilgiliydim. Doğa sporlarına merakımı başlatan Serdar Kılıç’tı. Ben de karar verdim üniversitede doğa sporları etkinliğine katılacağım diye. Doğa sporları etkinliğine gidecektim. Pandemiden dolayı ailem izin vermedi. Hacettepe uluslararası ilişkileri kazanınca ilk işlerimden birisi de Dağcılık kulübüne üye olmaktı. Birçok kulübe üye oldum ama Dağcılık ve doğa sporları kulübüne üye olamadım. Ulaşmak için her yolu denemiştim halbuki. En sonunda bir gün öğrenci toplulukları birimine gittiğimde kulübün pasif olduğunu öğrendim. Çaresiz çaresiz yemekhane meydanında acaba şu kulübü gördünüz mü diye sorarken bu kulübe denk geldim ve sonradan isminin Yasin olduğunu öğrendiğim kulüp sorumlusu bana şunu söyledi ‘’Biz de doğa sporları yapıyoruz içinde trekking var, tırmanma var dağcılık kulübünden tek farkımız dağa çıkmamamız’’. Aklıma yattı ve üye oldum. İyi ki bu kulübü görmüşüm de üye olmuşum. Bu kulüp değil Hacettepe’nin Türkiye’deki üniversite öğrenci kulüpleri arasında en iyisi.

Herkes kendini anlattıktan sonra içkiler açıldı ve içilmeye başlandı. Müzikler söyleniyor, sohbetler yapılıyor atıştırmalıklar yeniliyor. Öyle müthiş bir duygu ki bu duyguyu anlatmaya kelimeler yetmiyor yaşamayanların illaki yaşaması lazım bunu. Hatta kulübe bir girdiğiniz zaman öyle bağlı kalıyorsunuz ki kulübümüzün eğitim sorumlularından biri olan Ece ‘’Ben 4. sınıfım mezun olacağım ve hiç kendimi mezun olup da iş hayatına atılacakmış gibi hissetmiyorum’’ demişti. Kulübe üye olup üniversiteden mezun olduktan sonra kulübü bırakamayanlar bile vardı. İş çıkışı gelecek olan ve sonradan isminin Egemen olduğunu öğrendiğim bir arkadaşım da bunlardan biriydi. Ama ne olduysa onlar milli parktan girmeye çalışırken oldu (kampın bize girme mevzusu). 

İlk başta kulübümüzün başkanı Beyza’ya Egemenden belgelerin ve izinlerin tam olup olmadığına dair bir telefon geldi bizden içkileri saklamamız istendi, sonra da Egemenlerle birlikte milli park güvenlik ekipleri geldi! (bu arada bahsettiğim akşam saat 10.30 civarı). Kulüp yetkilileriyle güvenlik ekipleri konuşmaya başladı. O arada kulüp sorumlusu Yasin gelip dedi ‘’çay demleyin’’, ben de anladım ki bize misafir olacaklar hem denetim hem de lay lay lom olacak. Tartışma gitgide alevlendi ve jandarma geldi. Beyza bizim öğrenci olduğumuza, kulübün 10 yıldır bu kampa geldiğine ve gerekli bütün izinlerin elimizde olduğuna dair açıklamalarda bulunuyor ama kulüp yetkililerini de kimse dinlemiyordu. Tartışma gitgide alevleniyordu. Birisi oradan çıkıp demez mi ‘’Gençler milli parkı terk ediyor musunuz etmiyor musunuz?’’ Ben de birazcık korkmuştum ama hem kendimi dizginleyebilmiştim hem de her ihtimale karşı hazırlıklı olmuştum. Arkadaşlarımın bazıları çok korkuyor, bazılarıysa sohbete devam ediyordu. Ben bizim yanımıza (ateşin başına) gelen kulüp sorumlularına yardıma ihtiyaçları olup olmadıklarını birkaç defa sordum. Onlar da hayır deyip ateşin başında kalmamızı söylediler. Bu sırada da çöpleri temizliyoruz, ateşi söndürüyoruz.

1,5 saat kadar sürdü tartışma…

En sonunda kulüp başkanı Beyza diğer kulüp sorumlularıyla gelerek ‘’Arkadaşlar milli parkı terk etmek zorundayız, önümüzde kısıtlı bir süre var, kulübün eşyalarını kulüp mensuplarımızın arabasına, özel eşyaları jandarma arabasına yükleyeceğiz. Jandarma bize eşlik edecek, yürüyerek aşağı ineceğiz, arabalar bizi alacak, arabalar geldikçe arabalarla bizleri teker teker aşağı indirecekler ondan sonra da bizi milli park girişinden alıp Ankara’ya gideceğiz’’ dedi ve çadır toplama, çevre temizleme vb. her konuda yardım istedi. Herkes çadırlardan eşyalarını ve çadırları toplamak için çadırlara üşüştü. Gece sanki mahşer yerine dönmüştü. Gece ormanın içinde ateş olmadan kafa lambaları çalışır vaziyette çadırları toplamaya başladık. Her şey 4 gün sonraki istişare toplantısında konuşulacaktı. Kulübümüzün başkanı Beyza sadece birkaç laf etti tamam. Çadırlar toplandı, etraf süpürüldü derken eşyaların arabalara yüklenmesine geldi sıra. Ortalık kafa lambaları ve araç farlarından dolayı gece gündüze dönmüştü. Hem kulüp yetkililerinin telaşı hem de biz çöp toplayanların telaşı derken eşyalar arabaya yüklendi acil inmek isteyenler insin dendi ben de Nurgül ile bindim sonradan isminin Egemen olduğunu öğrendiğim arkadaşımın arabasına ve indik.

Arabayı kullanan da ayrı sitem ediyordu:

Bu kulüp 10 yıldır Kızılcahamam’a geliyor. Biz öğrenciyiz, sanki yangın çıkartacağız da…

Nurgül araya girdi:

Yangın çıkartanlara bir şey yok vuran hep bizi vuruyor.

Ben de araya girdim:

Gerçekten öyle rant yapanlara bir şey yok Bodrum Güvercinlik’te yangın çıkarttılar, yangın çıkan alan ranta gitti.

Egemen rantçılara hayıflandıktan sonra ekledi: Sizde anısı kalır, işte böyle bir kulüple Kızılcahamam’a gittik de Allaaaah neler neler oldu diye.

Nurgül korktuğundan söz etti ben de biraz korktuğumdan ama aşırıya kaçmadığını ve her ihtimale hazırlıklı olduğumu belirttim. Kendisi: 

Valla o zaman mağaracılık size çok zor hacı, dedi. Sonra Egemen ne olur ne olmaz diye telefonunu verdi. Daha sonrasında biz aşağı inerken Nurgül halsizleşti ve benim koluma sarılarak yatmıştı. Sonunda aşağıya indik. Orada kulübedeki bir abi ısınmamız için bize yardımcı oldu. Samimi bir insandı ve iyi muhabbet etmiştik. Derken ekip eşyalarla birlikte tamamen aşağı indi. Yoklamalar alındı. Bu arada sağlam yağmur bastırdı. Islanan ıslanana hastalanan hastalanana. Allahtan ben kalın ve yağmurluklu giyindiğim için sapasağlamdım. Sonrasında Ankara’dan kulübün eski mensubu Yalçın abi birkaç araçla birlikte bize yardıma geldi. Bir başka araç da bizi milli park girişinden alacaktı.Yalçın abi sizinle de tanışacağız sizi halledeceğiz demişti. Arabalarla aşağı indik. Bizi alacak olan başka araç gelene kadar dışarıda bekledik. Bu esnada yağmur daha feci atıştırmaya başladı, ağaçların altına girerek kendimizi korumuştuk. Diğer ekip de geldi, otobüse bindik ve düştük Angara’nın yollarına... 

Yanımdaki arkadaşım Kerem’e dedim ki:

Allah’tan otobüsü ben kullanmıyorum yoksa toslardım, uçurumdan yuvarlardım bir yere. Kendisi de kahkahayı patlatıvermişti hemen. Sadece bir petrolde mola verdiğimizi, Beyza’nın esnerken telefonla uğraştığını ve Ankara’nın girişinde otobüsün ilerlediğini hatırlıyorum. 

5.30 da uyandığımda Kurtuluş Parkı’na varmıştık. Otobüsten indik. Eşyalar el birliğiyle indirildi. Kimin nereye gidip gitmeyeceği tartışıldıktan sonra kimisi kendi evlerine dağıldı, kimisi metroya gitti, kimisiyse benim gibi arkadaşlarımızın öğrenci evlerine dağıldık. Bu arada bir şey daha ekleyeyim. Herkes bu süreçte gergindi ama bir tek Sado diye bir arkadaşımız vardı o gergin değildi. Hatta şöyle bir espri yaptı ‘’Şurada köşeye çadır kurup uyuması vardı’’ diye. 3 kişi (ben, Ceylin, Nurgül) arkadaşım Cemre’nin evine geldikten sonra biraz dinlendik. Cemre erkek arkadaşı Şinasi’yle bize filtre kahve ikram etti. Kahveyi içtik. Eve geldiğimizde gün ağarıyordu. Biraz sohbet ettikten sonra yattık. Saat 6.15 6.30 sularıydı. Alarmı saat 10’a kurdum.

Yorgun argın kampüse dönen ben

Saat 10 da uyandım kalkabilecek gibi değilim bir daha yattım saat 12. Kalktım. Diğer arkadaşlarım çoktan gitmiş. Cemre ve Şinasi de yeni uyanmış. Ben müsaade istedim ve yurduma doğru yola çıktım. Cemrelerin evine Ankaray’ın iki istasyonu yakındı: Kolej ve Kurtuluş. Acaba Kolejden mi gitsem yoksa Kurtuluştan mı derken hem etrafı tanırım düşüncesiyle Kolejden gitmeye karar verdim. Ankaray’a giderken Azerbaycan Türkçesi ve Türkiye Türkçesi’yle konuşan bir genç kadın Koru tarafına nereden gideceğini sordu. Ben de o taraflara gideceğimi ve isterse birlikte gidebileceğimizi söyledim. Ankaray Kolej istasyonundan Kızılay’a geçip Koru metrosuna aktarma yaptıktan sonra kendisiyle tanışmaya başladım. İsmi Mahza’ymış. Ben nereden geldiğini, nerede çalıştığını, öğrenci olup olmadığını ve daha birkaç tane daha soru sordum. Benim buraya Antalya’dan geldiğimi, bir gün benim de İran’a seyahat etmek istediğimi, Hacettepe’de uluslararası ilişkiler öğrencisi olduğumdan ve birkaç ayrıntıdan daha söz ettim. Kendisi buraya İran’ın Urmiye şehrinden geldiğinden, Urmiye’nin ve Tebriz’in ayrı yanlarından, eğer biraz daha para biriktirirsem İsfahan ve Şiraz’a gitmem gerektiğinden, Kızılay’da English Time diye bir kursta öğretmen olduğundan, evli olduğundan, Ankara’nın havasına alışamadığından, çünkü Urmiye’nin daha sıcak olduğundan, Ankara’ya birkaç yıl önce arabayla geldiğini ve Türkiye’nin birkaç iline daha seyahat ettiğinden ve benim çok iyi bir üniversitede okuduğumdan söz etti. Ben de en sonunda Koru’dan önce Beytepe durağında ineceğimi metro kapısının üzerindeki panelden gösterdim ve kendisinin de hangi durakta ineceğini gösterdim. Kendisi de bildiğini sadece şaşırdığını belirtti. Metro Beytepe’ye gelince vedalaştık. O Koru’ya geçti, ben Beytepe’ye…

Çok güzel bir andı gerek ne kadar tadını çıkaramasak da kamp gerek hayatımda ilk kez öğrenci evinde arkadaşlarımla kalmam gerekse topluluğun dayanışma-ekip ruhu gerekirse Mahza Hoca’yla tanışmam ayrı bir deneyimdi…

Anlatmaya kelimeler yetmiyor bu anların bizzat yaşanması lazım. Sizlerin de böyle güzel anlarla karşılaşmanız dileğiyle… 



Canımız Devrekanimiz

 

Bölge: Karadeniz
İl: Kastamonu
İlçe: Devrekani
Köy: Sarpunalınca Köyü
Faaliyet Tarihi: 28-31 Ekim 2021
Anıyı Yazan: Rumeysa Toper
Faaliyet Sorumluları: Can Tarcan, Emir Çağan Yıldırım, Metehan Çetin



Yine, yeniden ve pek çok defa daha olmasını dileyerek ben! Tabii ki yine tüm romantikliğim ile buradayım. Hevesim, baretim ve botlarım da benimle birlikte! Öyle bir heves ki yazının buraya kadarki kısmını daha faaliyete gitmeden yazmaya başladım. Buna sabırsızlık demek daha doğru olabilir aslında. Uslanmaz bir sabırsızım evet ve bundan hiç pişman değilim. Sabırsızlık hep kazandırdı bana. Siz yine de bana uymayın tabii! Sabırsızlık, acelecilik ve muadillerinin kaybettirdiğini söyleyen büyükler de var. Yalnız sabırsızlık ile hızlı karar vermek arasında fark var, bunun da altını çizmek lazım. Demem o ki can havliyle birine veya bir şeye tutunanlar mutlaka büyüklerin sözlerini bir üstlerine alınsınlar 😊 Bu cümleleri şu an metrodan yazıyorum, az sonra Beytepe durağına gelmiş olacağım ve birkaç saat sonra mağaraya doğru yola çıkmış olacağız…

Bir o yana bir bu yana bir öyle bir şöyle oturmaların ardından neyse ki otobüse bindik ve otobüs Devrekani’ye doğru yola koyuldu. Tıngır mıngır giderken bir paaaat sesi ve otobüs bir anda fazla tıngırdamaya başladı. Lastik patlamış… Neyse biz çektik otobüsü kenara derken bir bağırtı gürültü koptu! Meğer bizim lastik patlayınca yola sıçramış, arkamızdaki araç da ha çarptı ha çarpacak zor kurtarmış kendini. E tabii bu durumun sinir harbiyle de bize dayandı adam. Biraz bağırtı biraz küfür biraz polis biraz tuvaleti gelmiş hümaklılar derken yol desteği geldi, tekerleği değiştik ve tekrar tıngır mıngır yola. Şu an diyorum ki iyi ki yolda o kadar vakit kaybettik. Zira bu sayede kamp alanına sabah varmış olduk, aksi türlü gece varsaydık çadır kuracağız derken yaşam savaşı içinde donarak ölebilirdik! Tabii ki mübalağa yapıyorum ama hava gerçekten müthiş soğuktu ve ben kampın ilerleyen zamanlarında ne olur gece gelmesin diye bir köşede oturmuş dua ediyordum. 

Yolda fütursuzca uyuduktan sonra payıma düşen tabii ki mağaraya ilk ekiple girmek oldu. Öncüm Ece, artçım Baho, ortada mis gibi insanlar ve canımız Sarpunalınca mağarası. Kaçınılmaz bir şekilde Baho’nun gazabına uğrayarak mağaraya oldukça sulu bir giriş yaptık. Çünkü neden ıslak yol varken kuru yolu tercih edelim? Ruh hastası mıyız biz? Cevap veriyorum evet. Her şeye rağmen Baho’yu seviyorum iyi ki artçımdı. Velhasıl kelam bol bol inip çıktıktan güzelce de bir ıslandıktan sonraaa ışık göründü ve biz mağaranın arka çıkışına varmış olduk. Ekibin biraz dinlenmeye ve ısınmaya ihtiyacı vardı o yüzden güzelce atıştırmalıklarımızı yedik, ateş yakıp ısınmaya çalıştık. Mağaradan değil de dışardan mı dolansak diye diye zaman biraz geçti ve en mantıklı kararın geri mağaradan dönmek olduğu sonucuna vardık. Popomuza nişadır sürülmüşçesine bir hızla mağaradan çıkmaya koyulduk ve başardık. 


Botlarımızdan gelen fışk fışk sesleri eşliğinde kamp alanına geldik. Kamptakiler bizi ezogelin çorbası ile karşıladı. Biraz çorba biraz mağara birası bir de ateş oooh kendimize geldik! Bende dur durak bilmeyen bir enerji bir sonraki ekibi de mağaraya yolcu etmeye gittim. Hop geri döndüm, hala yerimde duramıyorum hop mağaraya tekrar gittim. O esnada Utku, Kerem, Kuzu ve Burhan mağaranın üst tarafında döşeme yapıyorlardı. Onlara lojistik destek atıp çay ve kahve götürdük. Orada öyle akşamı ettik. Kampa varınca yemekler pişmişti ama ne yemekler… Patlıcan musakka ve makarna ÜÜÜÜFFFHHH! Güzelce doyduk ve kaçınılmaz olarak gözlerimizi ateşe dikip hipnotize olmaya başladık. Benim yine babaanneliğim tuttu ve ben erkenden uyumak için çadırıma gittim. Şimdi bu noktada havanın -374623756328 olduğu Kastamonu’da tek başına kalan Rumeysa için 1 dakikalık küfür duruşu yapıyoruz arkadaşlar çünkü 2 saat sonra dişlerimin birbirine vurma sesiyle uykumdan uyandım. Ama zamanlamam müthiş! Burak Kadir’in keyif saatine denk düştüm. Orada olanlar orada ve midemizde kalsın isterim ihihi. Bir süre sonra donacak olsam da uyumak için ant içmiş olduğumdan tekrar TEK kaldığım çadırıma geri döndüm ve uyudum ya da soğuktan bilincimi kaybettim emin değilim.


Güneş ışıkları gecenin soğuğunu kırmaya başladı ve bilincim tekrar yerine geldi. İlk ekip mağaraya gitmiş, kahvaltı hazırlanmaya başlanmış bile. Kahvaltımızı yaptık, sohbetler ettik. Keyifli ve huzurlu bir sabahtı benim için. Özlediğim ve biraz da olsa bu özlemi giderdiğim bir sabah… Sonra bu sefer de Egemen ile döşeme ekibine lojistik desteğe gittik ama oraya gram güneş ışığı vurmuyor ve ben gene donuyordum. Sanırım bu anıya mutlu son yazamayacağım… Ama neyse ki Egemen ve Töre gelip yürüyüş teklifinde bulundu ve biz ormanı keşfe çıktık. Büyülü bir yürüyüş oldu bizim için, önümüzde loş ve yemyeşil bir orman, yerlerde siyahlı kırmızılı mercanımsı mantarlar… Dedik ki güneş alan bir yer bulup az dinlenelim. Mis gibi bir yer bulduk. Töre bize yastık oldu, arkamızda bir ağaçkakan ağacı kakmakla meşguldü ve biz çok tatlı bir uyku uyuduk. 

Bu esnada başkanlar ekibi mağaradaydı. Evvet başkanlar ekibi. Kim bu ekip; Turgay ve hanımı Tuğba (kendisi eş durumunda ötürü ekibe dahil oldu, başkan değil), Utku, Bahadır, Melike, Nart, Beyza, Emir ve Mert. Bu ekip bizim aksimize kutsal bir görevi yerine getirmek üzere mağaraya girdiler. Turgay ve Tuğba’nın evlenme merasimi… Duyduğuma göre Turgay Tuğba’ya suda evlenme teklif etmiiiş! Üstüne bir de galeride nikah kıymışlar! İyisi mi siz yine de mağarada olanları o an mağarada olanlara sorun. Ben dışarda olanlardan devam edeyim. Dışarıda olansa hayatlarını paylaşmak arzusuyla birleşen, birbirlerini seven bu iki güzel insan için gülümseyen bizler… Bırakın evliliği bir insanın bir başka insanı sevmesi hep büyülü gelmiştir bana. Bir an durun ve bir insanı sevdiğinizde hissettiğiniz o duyguları düşünün, ona baktığınızda, o konuştuğunda. Karnınızdan hatta bacaklarınızdan doğru vücudunuza yayılan bir karıncalanma, bir enerji hissedeceksiniz. Bunun tanımı büyülü değil de ne olabilir ki? Ben birbirini bulan bu iki şanslı insana bir tur daha kadeh kaldırmak istiyorum. Hadi siz de bana katılın elinizde ne varsa artık; çay, su, bira, hiçbir şey ve tokuşturun onlar için “Sevginiz ve huzurunuz daim olsun!”. Sevmek ifade etmenin ötesinde o ifadeyi unutmamaktır da, dilerim biz de sizin gibi hafızamızı güçlü tutmayı başarırız!

Nerede kalmıştım? Hah. Biz uyuyorduk ve mağarada bir kutlama yapılıyordu derken uyandık ve kampa geri döndük. Şeyma annemiz yine bizi doyurmak için ateşin başına geçmişti. Bakın ben bir pilav delisiyim, pilav yemenin ötesinde güzel bir pilav yemek hele bir de o güzel pilavı kampta yemek… Şeyma’nın öpülesi elleri var ne diyebilirim ki! Yemeklerimizi yedik, herkes diyarında muhabbetinde… Faaliyetin en sevdiğim kısmı geldi. Tahmin edersiniz ki konuşma yapmak. Bu kadar sayfa anı yazan birinden başka türlüsü de beklenemezdi zaten. Çünkü kelimelerden ve gülümsememden başka hiçbir şeyim yok. Durun durun konuşmalardan önce ne olduğunu söylemedim! Çok ateşli bir andı… Ciddiyim! Yüzüklerin kurdelesini Inferno ateşten aldığı bir dal ile yaktı ve biz Turgay ile hanımı Tuğba'yı nişanlamış olduk! 

Sonra faaliyet sorumluları konuşmayı başlattı, mağaraya ilk kez girenler devam etti ve Turgay sonlandırdı. Ama tabii ki eskiler de bu arada dilinin dizginini tutamadı. Onlardan biri de bendim. Nasıl tutarsın ki? İnsanlar için bazı şeyler zamansızdır. Belki 10 kez yapmışsındır ama her seferinde ilkinmiş gibi bir duygu kaplar içini ve anlatmak istersin. Mağaracılık da benim için zamansız bir uğraş ve hümak… Çok şey kattı bana epey çok şey. Hatırımdan hiç silinmeyecek anlar, duygular. Bir gün bir sevgili, bir gün bir ev arkadaşı, ilk günden beri çokça dost. Bu gün oldu kendi kendime adım atmak için bana yol çizdi. Unuttuğum şeyler varmış meğer bana onları hatırlattı. Değişimden kaçamıyor insan hatta kısacık bir zaman zarfında neler ne kadar değişebilir aklı almıyor. Çok sevdiği bir insan bir anda yüzüne bakmaz oluyor örneğin ya da dün bamyayı hiç sevmezken bugün seviyor oluyor… Ama hümak hiç değişmiyor, 1988 yılından beri bize yuva oluyor. Anının bu noktadan sonrasını tahmin edersiniz, faaliyetin son günüyse alkol izni de verildiyse şarkılar, danslar, ağlamalar, gülmeler, bol bol konuşmalar. Bazen de susup sessizce izlemeler. Bizi izlerken aklımda hep şu cümle,

Bir gün gözleri kapandığında, kalpleri sonuna kadar açık olacak.


r*

 

İletişim

Bu blogda yazar olarak yer almak ve katkıda bulunmak istiyorsanız, blog yöneticileri ile iletişime geçmeniz yeterli olacaktır.



Blog Yöneticileri

HAKKINDA

Hacettepe Üniversitesi Mağara Araştırma Topluluğu (HÜMAK) 1988 yılında kurulmuştur. Kurulduğu günden itibaren Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde araştırma ve eğitim faaliyetlerine devam etmektedir.

AMAÇ

Hacettepe Üniversitesi Mağara Araştırma Topluluğu 'nun (HÜMAK) çok yazarlı resmi ve gayrıresmi paylaşım ortamıdır.

Kafasından bareti eksik etmeyen tüm mağaracıları aramızda görmekten keyif, zevk, haz ve gurur duyarız, hoşnut kalırız..