5 Mart 2026 Perşembe

Haymana Soğuğu, HÜMAK Ateşi

“İlk mağaram değil, son mağaram da olmayacak” 

    Yine önceki mağara faaliyetlerinde olduğu gibi Cuma akşamı yola koyulduk. Elden ele eşya taşımalar, otobüse yüklemeler... Bunlar zaten HÜMAK klasiği. Neyse, otobüse bindik gidiyoruz. Raportör seçilecek; kim seçilse beğenirsiniz? Ben seçildim. Ki böyle bir sorumluluğu almamak için kendimi saklamaya çalışırken sağ olsun Alper beni “kendi rızamla” seçtirdi. 

    İlk molamızı Bilkent Center’da yaptık. Alışverişte herkes ateş başı için istediklerini ve genel ihtiyaçlarını aldı. Ben bardak almayı unuttuğum için Burger King’den bardak istedim ki verdiler. Sonra yola koyulduk. Biraz sonra kısa bir ihtiyaç molası verildi ve yeniden yola çıktık. Otobüs yolculuğunda daha önce sohbet etme fırsatı bulamadığım insanlarla da FS’ler (ve Alpir) sayesinde tanışmış, konuşmuş oldum. HÜMAK’ta daha ne güzel insanlar var, yeniden hatırlamış oldum.

    Haymana’nın Demirözü köyüne vardık. Burada ben biraz yürüyüp mağaraya varacağımızı düşünmüştüm. Lakin traktörle gidecekmişiz ama nasıl traktör... Sovyetlerden kalma olsa gerek; motor kayışı apaçık ortada, vites değişimi direkt şanzımandan yapılan, seneye yeniden gelsek hurdalıkta göreceğimiz bir traktör. Eşyaları traktörün römorkuna yükledik. Bir kısmımız o eşyalarla gitti, bir kısmımız bekledi. Ben bekleyen kısımdaydım. Bir süre sonra traktör yeniden geldi. Berkaygillerin aracı çamura saplanmış, onu kurtarmışlar, o yüzden gelmeleri biraz uzun sürmüş. Neyse, geri kalan eşyaları yükledik. Ben de diyorum ki “Ulan bu kadar insan buraya nasıl sığacak, yer kalmadı römorkta.” Ama gel gör ki yine bir HÜMAK mucizesi... Alpir’in “Sığarız, sığarız.” dediğini hatırlıyorum. Bir şekilde sığdık gidiyoruz. Traktörü süren kişi ehliyeti yeni almış olabilir, hatta ehliyeti olmayabilir de. Bunu yol boyu iyice anladık. Her çukurda 2 metre sıçraya sıçraya gittik. Traktörde başka köylüler de vardı, en genci Kani idi. Kani bizi 6 tane kurtla (saymış) savaştığı destanını anlatmasıyla eğlendirdi. Kani ismi bu faaliyet boyunca bir tebessüm konusu oldu.



Sonunda vardık. Önceden giden ekip çadırları kurmuştu. O konuda rahattık. Bu sefer önceki faaliyetlerden farklı olarak öncü ekip olayı vardı. Daha önceden bu mağaraya giren deneyimli insan sayısı az olduğu için her ekibin öncüsü toplu bir şekilde mağaraya 4 saatlik bindirmesiz girdiler. Ben de ikinci ekip olduğum için onlar daha girmeden uyudum.

Sabah uyanıp çadırın kapısını açtığımda karşılaştığım manzara inanılmazdı. Gece çadıra düşen kar ve dolu taneleri dışarıyı bembeyaz yapmıştı. Ki ben hayatım boyunca çok kar görmüş bir insan değilim, beni ayrı etkilemiş olabilir.




İşte ana olaya geldik. Uyandım, HÜMAK ruhunun hazırladığı kahvaltımı yaptım, üstümü giyinip mağara yoluna koyulduk. Mağara biraz tepedeydi. Ekiple birlikte yukarı çıktık, mağaranın ağzına geldik. Arkamı dönüp kampa doğru baktığımda manzara yine efsaneydi. Her yer bembeyazdı ki bu bozkır, dağlık araziyi süsleyecek tek şey kardı herhalde. Neyse, mağara ağzında Ali G. konuşma yaptı, dikkat etmemiz gereken noktaları hatırlattı. Sonra girdik bakalım mağaraya.

Bu mağara benim şimdiye kadar girdiğim en iyisi oldu. Çok da girmedim gerçi ama bol bacalı, geniş alanlı, dikitli, sarkıtlı, taht odalı bir mağaraydı. Mağarada mola verdiğimizde Ali G. bize ilk yardım çantasını anlattı ve ton balığı konservesinden ateş yakmayı gösterdi. Ateş yanarken de sohbet muhabbet ettik. Muhabbette Ali G. “Herkes bir sırrını söylesin, mağarada olan mağarada kalır.” dedi. O sırlardan da hatırladığım kadarını anlatayım... Şaka şaka. Mağarada olan mağarada kalır :)




            Mağara ekibim çok iyiydi, bayağı hızlı ve efektiftik. Herkes birbirine yardımcı oldu. Hanne sayesinde kameramız da vardı ki beni çektiği fotolar bulanık çıkmış, canı sağ olsun.

Çıkışta Murat öncümüzdü ve ben Murat’ın arkasındaydım. Bir ara ben öncülüğe geçtim. O sırada bizden sonraki ekiple karşılaştık. Murat diğer ekibin arasına girmiş, biz yolu bulamadık, Murat’ı da bulamadık. Murat’a sövdük. Sonra bir şekilde buluştuk, çıktık mağaradan. Mağara ağzına yürürken dışarının soğuğunu iyice hissettik. En sonunda dışarı çıktığımızda artık toprağın süsü kaybolmuştu; karlar erimişti, geriye çamurlu bozkır kalmıştı.




Kampa vardığımızda HÜMAK ruhunun hazırladığı güzel bir makarnayı yedikten sonra üstümü değiştim. Uykum vardı ama uyumadan önce odun toplamaya gittim. Etrafta sadece dere kenarında odun vardı. Biraz dal, biraz kütük topladık getirdik. Sonra yattım.

“Kağan, Kağan” diye bağıra bağıra Aşkın uyandırdı beni. Odun lazımmış, hava da kararmadan yine oduna gittik. Bu sefer daha uzak bir yere gittik. Zaten bu sırada son ekip de mağaradan çıkmıştı. Ateş başı hazırlıkları başlamıştı.

Ateş başı benim en çok eğlendiğim ateş başı oldu. Murat işe başladığı için 30 arpa suyu getirmişti. Herkese dağıttı. Bol arpalı sulu, bol türkülü, bol neşeli bir ateş başı oldu.

Ertesi gün traktör gelince eşyaları römorka yükledik, traktörü gönderdik, biz yürümeye başladık. Yolun bir kısmını serin bozkırda kendimiz yürüdük. Belli bir kısımdan sonra traktör geldi bizi aldı. Öyle böyle köye vardık.





Otobüs daha görünürde yoktu. Biz de daha önce adını bile duymadığım türlü oyunlar oynadık. Ki bu kadar eğleneceğimi hayal etmezdim. O kadar eğlendik ki otobüsün bir iki saat geç gelmesi sorun olmadı. Otobüs gelince elden ele eşyaları yükledik, koyulduk yola.

Köfteci Yu**f’ta mola verdik. Şimdiii ben normalde Köfteci Y**uf’u severim. Ama gel gör ki bu Köfteci Yus** bana gına getirtti. Öncelikle mekana girdik, yer yoktu, hadi eyvallah. Bekledik, zar zor bir masaya 4 kişi oturduk. Bekliyoruz, garson gelmiyor. Neyse ben çağırdım garsonu, geldi, aramızdan sadece birinin siparişini aldı gitti. Geri çağırdık garsonu, verdik siparişleri. Biraz garipti ama yine okey, sıkıntı yok. Sonra bekle babam bekle, gelmiyor siparişler. İki üç kere garsona söylüyoruz, bizden sonra gelenler almışlar yiyorlar. En son yavaştan arkadaşların siparişleri geldi, onlar yemeye başladı. Garson bana dedi ki “Sizin istediğinizden kalmamış.” Orada kafayı yedim, 20-30 dakika ellerinde kalmadığını öğrenmek için beklemiştim. Yine neyse dedim, bu sefer sucuk ekmek alayım bari dedim, bunu da bekledim 10-15 dakika. Sonra inanır mısınız? Önüme köfte ekmek getirdiler. Artık zaten 1 saatlik molanın ikinci saatindeydik, yedim onu kalktık gittik. Ama böyle bir deneyim yaşamam bana şunu fark ettirdi: Köfteci **suf’un çalışanları gerçekten özel bireyler olabilir.





Dikkatli bakarsanız hala önümde yemek yok.




Otobüse bindik gidiyoruz, bir de ne göreyim; bizimkilerin montlarına, ceplerine; mayonez, tabak, kaşık maşık girmiş. En son kalan patatesleri paket yaptırdığımız için otobüste FS’lerimize (özellikle Kübra’ya) bir patates tabağı yaptık. FS’lerimizi aç koymadık.

Otobüs okula yanaştı. Eşyaları tam da HÜMAK’a yakışır bir ruhla elden ele taşıyıp son kez vedalaştık. Evlerimize, yurtlarımıza döndük ve sonsuza dek mutlu mesut yaşadık.

Kağan Arslan 


23 Ocak 2026 Cuma

İki Gözüm Değirmentaş, Kayseri Faaliyeti Anı Yazısı


5-7 Aralık Kayseri Ön Ekspedisyon Faaliyeti 

Faaliyet Katılımcıları: 
Ali Özgür Özgüven
Derin Ergün 
Caner Çalğın
Murat Nohut
Yiğit Gürbüz Gazioğlu

Şehir Sorumlusu: Ebru Deniz Çalımlı
Anı Yazarı: Murat Nohut



Kayseri faaliyetinin planlamasındaki ana motivasyonumuz yeni ekspedisyon alanları oluşturmaktı. Bu ön ekspedisyonumuzun misyonu ise bu alanın ön keşfini sağlamak, arazinin potansiyelini değerlendirmek, bölgede kontaklar sağlamak ve ihbarları değerlendirmekti. 

2010 yılında bölgedeki Soğanlı Dağ’da İtümak ve Bümak tarafından yürütülen yüzey 

araştırmaları sırasında bulunan Çem Dağı Düdeni; bölgenin potansiyelinin olduğunu gösteriyordu, kuzey kısmında geniş bir alan ise araştırılmamıştı. Sonrasında bölgedeki çeşitli köylerle iletişime geçip ihbarları toplamaya başladık. Bölgedeki “Kurdini Mahallesi” , “İnce Mağara Mahallesi” , “Yedioluk” , “Tıntın Mağara Tepesi” gibi coğrafi isimlendirmeler bizim iştahımızı kabartmıştı. Buna karşın arayıp sorduğumuz muhtarlardan neredeyse hiçbiri bize sağlam bir ihbarda bulunamadı. Yalnızca Değirmentaş Muhtarı Gökhan Özkan, spesifik olarak bildiğim mağaralar var dedi, konum ve görseller ile bize dönüş sağladı. Ayrıca Gümüşali Mahallesi Muhtarı İnönü bey de bize bir mağara ve yeraltı tünellerinden bahsetmişti. 

Değirmentaş Muhtarı Gökhan Özkan: 0534 641 75 38

Gümüşali Muhtarı İnönü Demir: 0536 613 44 67


Bölgemizi  İcadiye/Tomarza’den Değirmentaş/Sarız’a, Çem Dağı Düdeni’nden 

Mezgitli yaylası kenarındaki Kuruçay'a kadar olan alan olarak belirlemiştik. Kurt Kulağı yazan 2700 rakımlı tepenin çevresindeki bölgede hedeflediğimiz ana noktaydı. Ancak faaliyet takviminin Aralık ayının ilk haftasına kadar dolu olması bölgenin iklim koşullarını değiştirecek dolayısıyla bizim arazi çalışmalarımızdaki etkinliğimizi ciddi derecede düşürecekti. Bundan dolayı arazi araştırması ile ilgili hedeflerimizin rakımlarını düşürmemiz gerekiyordu. Hakeza Harun Hoca'dan da benzer bir dönüş alınca faaliyeti gerçekleştirebilmek için hedefleri küçültmek ve daha gerçekçi hedefler belirlemek gerekiyordu. 



İtümak’ın 2023 Nisan ayında yüzey araştırması yaptığı Koç Dağı ile ilgili:

“Yatay dikey magara bulamadik birkaç konum almıştık ama kaya arası delikler gibiydi sadece. Karlar daha erimemişti hava da öğleden sonra bozunca indik dağdan”



Hava durumu kontrolleri ve Harun hocayla olan temaslar sonucunda karlık olabilecek bölgelere ek olarak arazi hedeflerine alternatif bölgeler de belirlemek gerekiyordu. Çünkü aracımızda veya yol durumunda tahmin edemeyeceğimiz bir aksilik olduğunda 2400 metre rakımdaki Üç Çeşme Yaylasına çıkamayabilirdik. Bu yüzden çalışmayı hedeflediğimiz Arazi isimli alanlara ek olarak K kodlu arazileri de yolda (K)alırsak tarayacabileceğimiz araziler olarak belirledik. Arazideki pafta belirlemeleri çıplak örtülü arazide mağara bulabilme ümidimizi besleyebilecek kayalık veya dolinlerin mevcut olduğu alanlar olarak oluşturuldu.

Bölgede arazi taramalarımızı sınırlandırabilecek hava koşulları olduğu için faaliyet öncesi genel motivasyonumuzu ihbarlar olduğunu ifade ediyor, arazi tarama konusunda ısrarcı bir tavırda bulunmuyorduk. Ama arazi çalışması yapmadan da dönmek istemiyorduk.

 Araziye başlayacağımız  alanı Karamuklu Köyü olarak belirledik. Tarayacağımız öncelikli alanlar Üç Çeşme Yaylası civarındaki dolinlerdi. 

Faaliyetimizin genel planı ise şu şekildeydi: Cuma gece yola çıkacak; gece 3 gibi Karamuklu köyünde, muhtarın evinin yanındaki düzlüğe kamp atacak ve sabah uyanınca üç çeşme mevkiine yol alacaktık. Üç çeşme yaylasının civarındaki A kodlu arazilerden birini belirleyip orada yüzey araştırmasını elimizden geldiğince yapıp ertesi gün de Değirmentaş, Kurdini ve Gümüşali köylerindeki ihbarları değerlendirecektik. Tabii ki bu yoğun planın hepsinin gerçekleşemeyeceğini biliyorduk. Ama ek planlarımızın olması bir planın iptali durumunda yönelebileceğimiz alternatif hedefler yaratacaktı bize.


Birçok istişare, planlama, araç kiralama derdi, finansman sorunları, ilk defa gidilecek bölgenin binbir türlü belirsizliği ve havasal sorunlar. Vazgeçmenin eşiğinden dönülmüş bir faaliyet. Ama nihayet faaliyet günü geldi çattı. 5 Aralık günü Caner ve Ali Özgür YHT Gardan arabayı kiraladı. Arabayı kiralarken ben de onları garda yakaladım ve beraber Beytepe’ye doğru yola koyulduk. YHT Gar içindeki otoparktan ayrılırken ufak bir rampada Caner stop ettirdi arabayı. Daha sonra bir şekilde debriyajı kavramayı öğrenip arabayï kaldırabildik. Beytepeye kadar Caner sorunsuz şekilde sürdü. Kampüs girişinde ÖGB tarafından uyarıldık. Neymiş stickersız araç almayacakmış paşamlar. Kiralık araç faaliyete gideceğiz diye anca geçirdik. Kahpeler… Neyse tam Edebiyat Fakültesinin önünden geçerken araba birden stop etti. Hadi Canerim kaldırırsın dedik. Bir, iki, üç, dört… Arabanın kaputundan koku gelene kadar inat etti Caner bey. Balatadan mııı başka sebepten mi bilmiyoruz. Jeolojiye 10 metre kala arabayı stop ettirdik kaldıramadık da. Canerin kaldıramama problemi varmış demek kii. Balatalar soğuyunca asıl şoförümüz Ali Özgür kavradı debriyajı kaldırıverdi arabayı. Ah ama o Tourneo içimize kurdu düşürmüştü, burada zor kalkıyorsa Kayseri’de ne yapacktık.

İndik odaya, faaliyete gelen gelmeyen herkesin yardımıyla malzemelerimizi taşıdık arabaya. Derin malzemelerin bir kısmını hazırlamıştı. Ama neyi unutmuştu hadi bi tahmin edin. En unutmayacağı şeydir sözde: Haritalama ekipmanları. Canerde de anahtar yokmuş yine tornavidayla giriştik dolaba (anahtardan daha kolay açılıyor). Tuğbikin kamerasından mağarayı gösteren sıradan bi hümağ fotosu

Yola çıktık, pek fazla vakit geçirmeden yolumuzu karıştırmayı başardık. File marketten bir şeyler aldık. Milkalar schogottenler ise ballandırdı ağzımızı. Canerin playlisti ise coşturdu bizi arabada. Bu şarkı listesi tüm yol boyunca tek kişiyi uyutmadı. Yolda ise İstikamet Karamukluydu belki ama ilk hedefimiz DADALOĞLU idi. Tabelasıyla karşılaşınca elimiz ayağımıza dolaştı, sanki Dadaloğlu'nun ruhu zuhur etmiş de arabayı durduruvermişti. Karamuklu’ya varmadan bir tabelaya daha gittik, sönmüyordu içimizdeki Dadaloğlu ateşi.

Tomarza Jandarması da bir noktada bizden canlı konum istedi. Dadaloğlu’ndan Karamuklu’ya geçerken jandarma ile buluştuk ve bize köye kadar eşlik ettiler. Muhtarı da uyandırıp evinin bahçesine çadırımızı kurduk. Birkaç ton balığı patlatıp yatmaya başladık. Ha tabii saat beş buçuğu geçince sekizde uyanma planını önce dokuza sonra da ona doğru yavaş yavaş uzatıyorduk. Hava soğuk ve rüzgarlıydı belki ama 5 kişi çadırda sıcacık uyuduk. Saat 10’da anca uyanabildik. Önce kahvaltı, sonra çadırı toplamaca, eşyaları düzeltmece derken saat 12yi göstermeden yola çıkmış olduk. Köye çok yakın olan Üç Çeşme Yaylası’na giden bu toprak yolun başlangıcını bir miktar kaçırıp geri vitesledik. Arabayla çıktığımız yol belki çok çamurlu değildi belki ama yine de bizi kaygılandırıyordu. Araba bir noktada stop etti. Balatalardan koku gelene kadar denedik ettik. Sonra da araba soğusun diye beklerken yola bi bakalım dedik. Yolun teoride hiçbir sıkıntısı yoktu belki ama bizim aracımız edebiyatın önünde bile stop edebilmişti. Oradan arabayı bir şekilde kaldırdık belki ama ileride yine bir yokuşta yine araba durdu. İtelim biraz derken tekerin çamurda patinajını gördükten sonra arabayı park etme kararı aldık. 8 kilometrelik yayla yolunun ancak 3 kilometresini gidebildik bu araçla. Daha fazla arabayı zorlamadan 2 kilometreyi bile bulmayan vadi yolundan Arazi 2 ye gidelim dedik.

Kırmızı hedeflediğimiz rota

Saat öğleden sonra 1 gibi rotaya başlamadan soğuk için kuşandık. Her ihtimale karşı yanımıza ton balığı, barbunya, abur cubur, propan, ilkyardım çantası, su ve bolca alüminyum battaniye aldık. Yolda yaklaşık 600 metre kadar ilerlemişken Ali Özgür sağ tarafımızda kalan kayalıkta bir oyuk gördü. Ekip de hızlıca gaza gelip oraya bakalım dedi. Açıkçası bir şey çıkmayacağını bilmeme rağmen ekibin hevesini kırmadım. Olur diyorsanız bakalım dedim. Vadide fırtına gibi yüzümüze esen kar soğuğu rüzgar bir miktar yüzümüze esmeyi bırakacaktı en azından. Üstelik Arazi 2'ye gidip gelmek bizi bayağı bi geçe bırakabilirdi. İyi oldu. Rakım arttıkça ağırlaşan hurcu döne döne taşıyorduk. Oyuğa yaklaştıça azalan beklentimiz benim oyuğun dibinden “bi sik yok” diye bağırmamla son buldu. Oyuğun dibinde bir şeyler atıştıralım istedik. Rüzgarın soğuğunu kessin diye alüminyum battaniyeden bir duvar örme çabalarım da tutmamıştı. Çeşitli fotoğraflar çekinip arabaya doğru yola koyulduk. Arazi 2'yi iptal ettiğimiz zaten çoktan belliydi. Araca dönerken kar görmemiş İzmir bebesi Derine taciz atışları yapıyordum. Bir noktada Caner ve Yiğit de savaşa dahil olunca ortalık harp alanına, kar topları da topçu ateşlerine dönüştü. Kollarımızı kaldıramayacak derecede yorulana kadar savaştık, o vadinin hızla esen kesici rüzgarlarına rağmen. Arabaya ulaşınca geri yola döndük. Hızlıca Değirmentaş’a gidip ihbarlara bakalım istedik tabii, ama karın gurultusundan Pınarbaşı’nda yemek yiyecek yer bulmamız gerekiyordu. Değirmentaş Köyü'nün muhtarı Gökhan Muhtarla da konuşurken muhtarım siz direkt bize gelin yemeğinizi ben halledeceğim dedi. Bütün ekip sıcak ev yemeği göreceği için mutluluktan kendinden geçti. 

Yolda güzel güzel giderken etrafı inceliyorduk. Kendi kendime ya dedim, burada şimdi bir mağara görsek nasıl da güzel olur. Dedim demez olaydım. Kocaman karanlık bir mağara girişi vardı. Ne yazık ki bir ben görmemişim orayı. Ekipçe karar verip geriye döndük hızlıca geçtiğimiz o mağaraya doğru. Derin Yiğit ve ben kafa lambamızı klino ve lazer metreyi alıp yürüdük oraya. Afişe olmayalım diye baret de almadık. Bir tarladan bir de sudan geçtik, inşallah vurulmayız dedik. Gittik baktık dozerle birileri kayayı oymuş da bizi mağara diye kandırmış. 2 oldu aa mağara diye gidip oyukla karşılaştığımız. Kısa mağara bile çıkmadı. Tekrardan yola koyulunca yolda gördüğümüz diğer oyuklara da söver olduk, tabaka tabaka dizili kayalar arasındaki karartılara. Ama gördüğümüz başka bir şey mağaradan daha büyük heyecanla arabaya U çektirdi. Dadaloğlu'nun devasa heykelini görünce arabada bir isyan başladı. Heyecandan dadaloğlunun yanına tırmanıverdik teker teker.  Temsili mezarında dua etmeyi de ihmal etmedik. Sonra ver elini Değirmentaş, yaklaştıkça karnımızı guruldatıyordu bu köy. Gökhan muhtarım da çok güzel karşıladı bizi. Bu güzel karşılamanın ve bizlere olan merakının sebebi ise konuşunca ortaya çıktı. Köyde kimse kalmamış, herkes bir yerlere göçmüşmüş. En çok tekrarlanan sözüydü belki de “köyde insan yok ki…”. Koca köy eskiden cıvıl cıvılmış. Şu anda kendi anası ve babası dışında köyde iki kişi anca varmış. Kuzu ciğer, kıl peyniri, sobada pişmiş sıcacık lavaşlarla karnımızı doyurduk. Ertesi sabah yedide uyanmak üzere de sözleştik muhtarla. 

Sabah uyanınca pencereden karşılaştığımız manzaraya sırayla hepimiz şaşırdık. Her yer beyaza bürünmüştü. Kahvaltımızı ettik. Arabalarımızın karını temizledik. Köyün içindeki çay da akmaya başlamıştı, dün akmıyordu bu çay. Muhtarın Stepwaya’e ben geçtim. Benle muhtar önden yola koyulduk. Köyün güneyine, İmirza’ya doğru giderken sağdan toprak yola girdik, çeşmenin başından devam ettik. Bir kez bir derenin üstünden geçtik, muhtarla arkadaki araba da geçer mi diye düşünürken Ali Özgür tereddütsüz geçivermişti bile. Ardından bir kez daha geçiverdik bir dereden. Bir noktada duralım dedi Muhtar. Durduk ve oradan ilk başta İsli Mağarayı bulduk. Ardından Direkli Mağaraya gidecek ekibi  de ayarladık. Caner, Ali Özgür ve Derin İsli Mağarayı doğrudan haritalamaya başlayacaktı. Ben, Yiğit ve Muhtar da yukarıdaki mağarada sütundan emniyet açmak ve “dikey mağara” ihbarını değerlendirmek için tepenin yamacındaki bir çam ağacının oraya çıkacaktık. Biz Direkli Mağaraya ulaşınca bir bakalım şu dikeye dedik ki ışığı tutunca dikey olmadığı anlaşıldı. Üzülsem mi sevinsem mi bilmiyorum. Direkli mağarada biraz indik biraz çıktık, mağara devam ediyordu. Sağda bir kol ayrımı vardı.  O ayrıma bakınca fay aynası gibi dümdüz bir kayayla karşılaştık. Oradan bir şekilde geldiğimiz kola tekrardan bağlanıyordu. Ama devamında hem yukarıdan gelen hem de aşağıya inen iki kol vardı. Aşağıya inişi tam olarak kestiremedim. Çok oyalanmak da istemeyip geldiğimiz kolun devamına bakalım dedik. Bir noktada popcornların olduğu yerden inince mağara sağdan sola ilerleyen yaklaşık 4 metre yüksekliğinde 5 metre genişliğinde anakola bağlanıyordu. Yiğit’le ben beraber sırayla sağa ve zola doğru giden kollara baktık. Her iki koldan da mağara devam ediyordu. Muhtara da ışık vermiştik de baret vermemiştik. Biz muhtarla daha fazla mağarada kalmayalım diye çıkmaya karar verdik. Sonunu göremediğimiz 4 kol vardı ve iki mağaracı ile devam etmemeliydik. Dışarıya çıktık. Diğer ekip haritalamaya devam ediyordu. Biz de muhtarın gösterdiği biraz daha yukarıda olan bir kovuğa daha bakmaya gidelim dedik. Orası acaba Direkli Mağara ile bağlanıyor muydu diye düşünürken  14 metrelik bir in ile karşılaştık. Ufak bir daralı da vardı ama örümcek ağları ile bitiyordu. Haritalama hala daha işine devam ediyordu. Biz de Alper ve Ebruyla mağarada görüntülü konuştuk, hasibahlleştik, durum raporu verdik.

 İsli Mağaraya haritalamanın nasıl gittiğine baktık. Muhtarla bi mağaranın sonuna baktık çıktık. Harita işi bitince muhtar dedi ki “Benim bir miktar işim var. Size diğer mağaraları göstereyim, sonra siz Direkli’ye tekrardan gelirsiniz.” Oradan bizi bi çeşmenin başına götürdü, buralarda bir mağara vardı vs diyordu da hiçbir şey yoktu. Atladık tekrardan arabalara, Değirmentaş’ı geçtik, Toybuk yaylasına geldik. Yolun yanında bir yerlerde mağarayı aradık. Girişi bulduk ve mağaraya bi bakıp çıktık. Derinle Yiğit haritalamaya başladı. Mağaranın ortasında bi su birikintisi içinde beyaz bir kova ve leş gibi bir su.

Oradan bir damlayla temas etsek hastanelik olurduk herhalde. Kenarından dikkatlice geçince gölün diğer tarafında geleneksel sahra altı maske sanatının bir ürünü duruyordu. Mağaranın çamurundan yapılmış bu heykeli acaba kim yapmıştı? Bence bir mağaracı dışında bir kimse bununla uğraşmazdı. Bizden önce girmiş bir mağaracı var mıydı acaba buraya? Neyse heykelin ilerisinde çamurlu kol bir sifonla sonlanıyordu. Ne sifonda ne de gölde aktif bir su akışı vardı, durgun olması da korkutucu aslında. Keşke su örneği alsaydık, beyin yiyen bakteri bulabilir miydik acaba? 

Toybuk Mağarası'nın da haritalanması 50-60 dakika sürdü sürmedi. Oradan Direkli Mağara’yı haritalamak üzere geri döndük. Çeşmenin başına kadar muhtar bizi götürdü. Kurdini Köyünü bi arayalım dedik, oradaki ihbarı tekrar sorguladığımızda burada giden bir mağara yok gibisinden cevap alınca biz de o zaman Direkli Mağaraya gireriz dedik. İncemağara Mahallesi'nden Muhittin Muhtar da telefonumuzu açmamıştı zaten. (Bu hengamede Gümüşali muhtarını aramayı unuttuk) Muhtar gitti biz de yola devam ettik. İsli Mağaranın oraya arabayı park ettik. Bir yemek molası verelim dedik hepimiz açtık. Çıkardık kavurmamızı yedik,  noodle yaptık, ton balığı patlattık. Bir saat sürdü molamız, eşyaları toplayıp arabaya gittik benle Ali Özgür. Mağaraya giderken çıkacağımız tepe dışında bir coğrafi engel daha eklenmişti rotaya. DERE GELDİ LAN. Araba derenin içindeydi. Bıraktığımız yer karlı toprak bir yolken 1 saat içinde dereye dönüşüvermişti. 

Topografik haritada kesikli çizgilerle mevsimlik aktığı söylenen o dere güneşin çıkması ve karları eritmesiyle aktığı mevsime girmiş bulunmuştu o bir saat içerisinde. Ben Yiğit ve Canere bu doğa olayını haber vermeye giderken Ali Özgür de dereyle yolun çakıştığı bir yere bakmaya gitti. Suyun bi noktada çizme boyuna geldiğini söyleyince geri dönebilmek adına hızlıca geri dönüş kararı aldık. Diğer türlü jandarma ve traktör iş birliği ile arabayı kurtarmamız gerekebilirdi. İyi ki de dönmüşüz, gelirken 2 kere sudan geçerken dönüşte kaç kere dereye girdik çıktık sayamadık bile. Değirmentaş’tan geçerken muhtara son bir selam verdik, çayını içtik. Durumu anlattık neden bu kadar erken dönmek zorunda olduğumuzu vs.. Mayısta bu dere anca kurumuş olur dedi. Biz de vedalaşıp Değirmentaş’tan ayrıldık. 





Pınarbaşında bir Shellde durduk, tulumlarımızla etrafta dolandık. Kayseri'de bugün nerede yağlama yiyebileceğimizi sorduk. Daha önce bu soruyu sorduğum Kayserili arkadaşlarımla aynı cevabı verdi: “Kayseride yağlama evlerde yapılır, dışarıda çok pahalıdır. Tavsiye edecek bir yerim yok”. Olabilir ama ben yağlama yiyecek bir yer bulabileceğime inanıyordum. Kimleri arasam kişi başı ufacık bir porsiyona 400 TL diyordu. Yahu yok mu uygun bir yer! Google Maps üzerinden yaptığım çalışmalar sonucunda Sinan Kafe diye bir mekanın uygun fiyatlı olduğunu gördüm. Meğersem bu yer Kocasinan İlçe Belediyesinin işletmesiymiş. 220 TL yağlama, 250TL mantı fiyatıydı. Yemeklerimiz sıcacık geldi, Kayseri'de yağlama yeme vaadini de gerçekleştirmiş oldum. Faaliyetteki en sonki hedefimizi de gerçekleştirmiştik. 

Sonraaaaaaaaaa daha ne yapalım.

Ver elini Beytepe


DEĞİRMENTAŞ 


İmirza fettah arası 

Dünyada var Değirmentaş.

Sinede sen yarası 

Gönülde yar Değirmentaş.


Kabaktepeden sonrası 

Sarıçiçek yol sırası 

Kabul olsun hep duası 

Ömürde sır Değirmentaş.


g özkan


14 Aralık 2025 Pazar

Kızılcahamam Faaliyeti Anısı

Her şey o gün sabahın ilk vaktinde başladı. Herkes aynı heyecanla okula geliyor, aynı amaç için buluşuyordu. Hatta biri, direkt o gün için kütüphanede kalıyor öylesine benimsemişiz yani. Otobüslerin gelmesiyle o gün tamamen başladı diyebiliriz. Herkes bir şekilde yardım etmeye çalışıyor, çabalıyordu. Artık ilerleyen dakikalarda "elden ele" mantığıyla çoğu işi hızlıca halledip yola koyulduk. Teker dönüş saati başlamıştı. Herkeste heyecan, o şevk ,o istek vardı; yani belli oluyordu. Kızılcahamam'a varana kadar faaliyet sorumlularının kısa açıklamalarından sonra sohbetin, muhabbetin dibine vurduk yol uzun. Herkes bir şekilde kendini tanıttı derken, bir anda raportör seçimi yapıldı. Ben bizzat gönüllü olsam da bir kaç kişi olmamak için çabaladı; işin sonunda onları seçtiler. Sohbet ederken bir an bizim otobüs durdu vardık diye durmadık yanlış anlaşılmasın. Bir yerde bir sıkıntı var, belli ki... Derken,  Buse'yle Burak'la sohbet sırasında bir anda "Burak!" sesi geldi. Jandarma  Burak'ı çevirmişti. Burak sakin sakin jandarmanın yanına gitti; sorun olmadığını anladıktan sonra yola devam ettik. Ağaçlar artık bodur olmaktan çıkmıştı. Fikrimce, "ağaç" diyebilecek büyüklüğe, koca koca ağaç ya diyebilecek uzunluğa gelmişti. Bir Trabzonlu olarak ki bunu atlayamayacağım. Ankara'da gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, en Trabzon hissettiğim yerdi. HÜMAK bana küçük bir karadenizsel atak yaşatmadı değil. Teşekkürler HÜMAK.

Böyle bir fotoğrafla ne demek istediğimi daha iyi özetleyebilirim. Otobüsten inip son hazırlıkları yapıp yürümeye başlamadan önce tulum ve mat almak için sıraya girdik. Son hazırlıklar saatlerce yürümeden önce son demlenmelerdi.

Herkes çantaya bir şey koyma, düzeltme derdindeydi. Şimdi, bu anlardan geçmiş sonradan bakan bir göz olarak şunu net bir şekilde, daha doğrusu hem fikir olabileceğimiz şekilde söyleyebilirim ki

herkes birbirine nasıl yardım ediyor yardımlaşma ruhu geçmiş belli ki. Mat, tulum derken Hacettepe klasiğidir-bir sıraya girdik. Sonra artık hazırlık bitti derken, asıl olay olan yola koyulduk. Yolun uzun olacağına dair şüphem yoktu ama 6 saat sürmesi bana da şok oldu toplam kısa kısa üç molayla yolu bitirmiştik. Ama yolda sızlananlar, "Kaç dakika kaldı?", "Sonraki molaya ne kadar var?" diyenler...duymadığımız şeyler değildi. SON BEŞ DAKİKALAR! Ah, O son beş dakikalar...

Burada artık ilk molamızı verdiğimiz yerdeydik. Daha yolun başındaydık. Herkes bir şeyler atıştırıyor, yola tekrar koyulmaya hazırlanıyordu. Yürümeye devam ederken birden Şipşak Ahmet’in kamerasına yakalandık. Faaliyet sonrası herkesin kendini aradığı o fotoğraflar...Bir kaç tanesini göstermeliyim atlanmaması gereken fotoğraflardan bir kaç tanesi.



Böyle fotoğrafları görünce daha iyi iddialı oluyor sanki. Artık yol bitti, kamp alanına vardık. Herkesin derin bir "Oh!" çektiğini hissettiğim an...Kamp alanına vardığımızda kamp ateşi yanıyordu. Bir kaç kişiyi de görünce kamp alanının orası olduğu kesinleşmişti. Sonrasında çadır sorumlularımızla birlikte çadırı kurduk. Kısa günün karı (kısa gün şüpheli) bize yeni çadır düşmüştü, ilk kullanan biz olmuştuk. 




Kamp alanına tepeden baktığımız herkesin sırayla inci gibi dizildiği o yer... Artık Işık Dağı'na varmıştık. Bu fotoğrafı çekerken de çok iyi çıkacağını anlamıştım. Pinterestte karşıma çıkmış gibi... Artık herkes tanışma, sohbet muhabbet derken arada oduna gidenlerle birlikte saat geçiyordu. Oduna gitmek derken asla atlamadan geçemeyeceğim olayı anlatmam gerekiyor eğer bir anı yazısıysa bu olay buraya yazılmalı. Odun toplamak için yürüyeceğiz ama Berkay şu haberle geliyor: "Bir odun var, onu almamız lazım. Çok kişi lazım. "Hazırdık, Bir olduk gidiyoruz. Meşhur odunun yanındayız ama o bir odun değildi! Öncelikle ağaç demeye bile bin şahit ister, koskoca ağaç ama dallı budaklı. Bir şekilde kırılmış  ama onu oradan almaya alandaki herkesi getirseydi bile alabilir miydik, bilmiyorum. Birkaç kişi kesmeye çalıştık, direkt dönmedik yani buraya dikkat çekmek istiyorum. Caner'in olmayacağına inandırması ve uzun  ikna sürecinden sonra, seneye alabileceğimize ikna oldu Berkay. Odundan döndükten sonra mantı yemeyi kaçıranlar oldu, biraz tatsız ama ben odundan önce yiyenlerdendim. Mantı sırası, sonra ateş başı sohbeti...Şarkılar, çile yarışı derken saat geçmişti. Herkes birbiriyle konuşurken ve gece devam ederken bir yerlerden marshmallow çıktı o ateşte kaçmazdı, o ateşe yakışırdı. İlerleyen saatlerde eşlikçi olarak közde mantar yapan da görmüştüm. Eskiden beri süregelen üyeler sürekli bunun üstünde durmuştu: "HÜMAK varsa aç kalmazsınız." Gerçekten, sürekli bir ateş başında eşlik eden kuruyemişler, atıştırmalıklar...Sabah olsun, akşam olsun o tatlı sohbetlerin eşlikçisiydi.

Bu ateşin başında oturmanın bile verdiği hissi galiba yazarak hissettiremem. Bizzat bu yaşanmalı. Uyumaya geçmiştim artık. Ateşten uzaklaşmakla soğuğun peşimi bırakmaması bir olmuştu. Sabaha karşı beş derecelere düşecekti sıcaklık. Masum masum uyku tulumuna gireceğimi sanarken fermuarı bulamamam bir oldu. Uyku tulumu bozukmuş! Asla unutmam artık o uyku tulumunu iki numaraydı. Mıh gibi aklımda. O an üşümek çadır sorumlusuna haber vermekten daha kolay geldiği için kendimi uyuyabileceğime inandırmıştım, haksız da çıkmadım. Uyudum. Üstüme sonradan uyku tulumu atılmış, daha iyi durumdayım belli ki. Sabahın yedisinde çalan alarmımla uyandım. Neden sabahın yedisine alarmım vardı bilmiyordum, o an bana da şok olmuştu. Kalktık ateşin başında dün kaldığımız yerden sohbete devam ettik. Sonra Ayşe'yle birlikte domates doğramaya başladık. Nurdan soğanları kesiyor, Olgun biberleri doğruyor, kızlarda biberleri yıkayıp kesiyor derken menemen hazırlıkları başlamıştı. Uyanmayanlar uyandırıldı, menemen pişmeye başlamıştı. Burak var gücüyle karıştırıyordu ekip işiyle kahvaltıda bitmişti. Artık saat, tekrar yola koyulmaya başlanmak için tamamdı. Çadırlar kaldırılmaya başlandı, yavaş yavaş herkes kendi çadırını kaldırıp mıntıka temizliğine başlamıştı.

Burada artık her şey tamamlanmıştı. Son bakış...Artık Işık Dağı'ndan ayrılmadan, Şipşak Ahmet’in fotoğraf makinesiyle toplu fotoğraf çekildik. Herkes son ayarlanmalarını yaptı, koskoca ekip kadraja sığmaya çalıştık. Evet... Ben çok kadraja sığmayı başaramamışım, belli ki.

Yola çıktık. Aynı yoldan gitmiyorduk; geldiğimiz yönden farklı yönden gidiyorduk. Altı saat yürüyüşe hazırdık aslında. Öyleydim. Yürüyüş devam ederken, bir yer gelirken mola verdiğimiz yere de yola da benziyordu orasıymış zaten. Daha kestirme bir yoldan dönüyorduk, yolda anlamış oldum. Dönüşün sıkıntılı yanı sadece çöpleri taşıma kısmı oldu diyebilirim. Bence buna oradaki çöpü taşıyanlar katılacaktır bir iç ses olarak. Bir zaman sonra ona bile alışıldı; o bile göze gelmemeye başlamıştı. Yürümeye devam ederken artık mola vereceğimiz yere gelmiştik. Dinlenirken drone uçurdular, hazırlanıp  tekrar yola koyulduk. Artık otobüslere çok az kalmıştı; yaklaşık 2 saat yürümüştük. Matları ve tulumları teslim ettik, "elden ele" aynı faaliyetin başında yaptığımız gibi eşyaları araca yükledik. Ekip kalabalık olduğu için işler o kadar kolay ve kısa sürüyordu ki...Artık biz de araçlara binmiştik; teker dönüş saati gelmişti. Aracın az gitmesiyle durması bir olmuştu. Meşhur pideci daha genel tabirle güzel bir yemek yerinde pideler yenilmişti. Tekrar araca yerleştikten sonra Beytepe istikametine varmak üzere yola çıktık. Yorgunluktan bitap düşenler oldu, uykusuna yenik düşenler oldu. Fırsattan istifade Ayşe fotoğraflarını çekmişti otobüste uyumanın karşılığı olacaktı yani. Küçük küçük kestirmelerle, arada uykuya dalmalarla Beytepe'ye varmıştık. El birliğiyle eşyaları odaya yerleştirip günü kapatmıştık. Herkesin bu yorgunluğunu yarın uyandığında gideceği ders almıştır diye düşünüyorum. Son olarak, şahsen bunları söylemeden bu yazıyı bitirmek istemiyorum: Kızılcahamam'ı bu kadar çekilebilir kılan şey tamamıyla ekipti. Herkesin bu kadar kolay iletişim kurması, utanmadan sıkılmadan rahat hissedebilmesi, rahatlıkla etrafındakilerle sohbet edebilmesi...Bu güven ortamını ,o sıcaklığı sağlayan ekipti. O güne dönüp baktığımızda herkesin kafasını kurcalamadan rahatlıkla bunlara söyleyebileceğine eminim. Yürürken son kalan beş dakikalar, kimsenin yolun sonuna, kamp alanına ne kadar kaldığını bilmeyişi, inceden inceden yorgunluklar, sızlanmalar. Kimsenin bu faaliyetin böylesi geçeceğini bilmeyişi...Bazen eksileriyle daha da çok artılarıyla, beklemediği şeydi ama dönüp baktığımızda ve  faaliyet konusu açıldığında tek kişinin bile faaliyetin zorluklarından bahsettiğini duymadım. Herkes faaliyeti konuştuğunda, içindekileri söylerken son cümleyi  yürünen o saatlere, ısınmak için verdiğimiz o çabalara  her şeye hakkıyla değerdi diye bitiriyor o  günü. Uzun lafın kısası, demek benim gibi düşünen onlarcası var. HÜMAK bunu dahası bu duyguyu ilk faaliyette yaşatabilmesi gerçekten kültüründen mi, yılların verdiği tecrübelerden mi, doğasından mı, samimiyetinden mi hangisinden geliyor bilmiyorum belki hepsinden yazamadığım daha fazlasından geliyor. Ama herkes adına söyleyebilirim ki: İyi geliyor. Kamp alanına vardığımızda herkesin yüzündeki vatan gülüşü, ateş başı sohbet, söylediğimiz şarkılar, ortamdaki o ambiyans belki de uzun zamandır herkesin bulamadığı o dinginlikti, sakinlikti sıradan hayatın durak noktasıydı. Herkesin hayatında unutulmaz bir tecrübeydi. Her şey için teşekkürler HÜMAK.

                                                                                                                                                                                                    Sena İLHAN

5 Mayıs 2025 Pazartesi

’’İlk Dick-ey’im’’ Dağlı Kuylucu

 Kuzey ve bu benim ilk dickey anı yazım. Şairin de dediği gibi ‘’Bu benim ilk dikeyim, hepinizi gö…… si…..’’ 

Olaya girişmeden önce SRT eğitimi süresince başta Ebruki ve Alpir olmak üzere üstümde emeği geçen herkese teşekkür etmek istiyorum. (Seni unutmadık kadim dost Aşkileyto ve kurtarıcımız hz. Fıstık…) 


Dağlı faaliyeti duyurulduğundan beri mağara o kadar çok övülüyordu ki her ne kadar mağara hakkında anlatılan hikayelerin çoğunu biliyor olsam ve Vişne’nin anı yazısını okusam da gözlerimle görene kadar Dağlı’nın gerçek olduğunu düşünmüyordum. Yazıyı uzun tutmamak adına faaliyet hazırlığı zamazingo zart zurt bölümlerini atlıyorum, hepiniz biliyorsunuz zaten olayı.

Raportör olmama rağmen çıkış saatimizi unuttuğum için dümenden akşam yedi gibi çıktığımızı farz ediyorum. HÜMAK’ın kıdemli otistikleri olarak (Tuğberk, Aşkın ve ben) yol boyunca her zamanki gibi üstümüze düşen görevi yerine getirdik; yanan otizm kıvılcımını büyüterek koca bir ateşe, bir yangına çevirmek. Ama her yangında olduğu gibi bu ateş de sıçrayacak dal bulamadığı zaman kendi kendine söndü. Kamp alanına gidene kadar şoförümüz Mustafa ağabeyin bazı anılarını ve olaylara bakış açısını dinleme fırsatı bulduk. Mesela Mustafa abi ile erkeksi bayan Buse Taksim Delisi Cenk’in davalık olduğunu ve Kastamonu’da pastırmanın kilosunun iki bin YTL olduğunu biliyor muydunuz? 


Yine raportör olduğumu belirtmek istiyorum çünkü kampa varış saatimizi de bilmiyorum. (Alper bir daha beni raportör yaparsan kendimi kazan dairesine kilitlerim.) Neyse bir şekilde kamp alanına vardık ve çadırlarımızı kurduk. Halilim ile tam uykuya dalacaktık ki altımıza mat sermediğimizi fark ettik. Yanımızda iki mat olmasına rağmen üşengeçliğin verdiği yetkiye dayanarak uyumaya karar verdik ve tabii ki götümüz dondu. 

 



İlk ekip olduğumuz için çok uyuma fırsatımız olmadı ve kısa bir süre sonra uyandık. Tuğberk’in bize yaptığı menemene ekmek banmak  için brandanın olduğu yere yöneldik. Evet iki kere okudunuz biliyorum, Tuğberk yemek mi yapmış!? Gerçekten de yapmıştı ve güzeldi. 
 


Menemenimizi yedikten sonra birinci ekip olarak mağara ağzına doğru yola koyulduk. Gitmeden Alpir ilk dikeyine giden öğrencisini uğurlayan gururlu bir Mahmut Hoca edasıyla bana sarıldı. (Üzgünüm Alper, kadınlardan hoşlanıyorum…) 

(Turist ekip: Öncü Ceyo, Ben, Halil, Artçı Malan)


                        
         (Cık)



Mağara ağzında küçük bir kuşanma merasiminden sonra Ceyo öncü olarak ilk ipe girdi. Bir sonraki istasyona geçtikten sonra ardından ben girdim. O ana kadar hissettiğim küçük heyecan yerini hafif endişeye bırakmıştı. Taaa ki free fall’a gelene kadar. Öncesinde Ceylin’in sevinç çığlıklarını duymuştum ve gülüp geçmiştim. Bizzat free fall’un başına gelip erkeksi çığlıklarımı atınca manzaranın ne kadar müthiş olduğunu o zaman kavrayabildim. Birkaç istasyon daha geçtikten sonra ikinci şaftın başının olduğu tünelde döşeme ekibiyle buluştuk. İlk gördüğüm yüz Kuzu yoldaşın suretiydi. Beni kutlayıp sarıldı ve kutsanmak üzere Ali G’nin yanına gittim. Bana o an uydurduğu mağaracı yeminini söyletip desandörüyle beni kutsadı. 

  

 





                                                                 (Döşeme Ekibi: Ali G, Ozan, Kuzu, Aybük)

Halil ile Nalan gelince döşeme ekibinden Ozan ve Aybüke çıkışa geçti. Tam tersi de olmuş olabilir neden olmasın ki. Bu süre zarfında Ali bana yüzlerce kez dinlediğim ama her seferinde ilk defa dinliyormuş gibi hissettiren o meşhur ip düşürme hikayesini anlattı. Bir süre sonra Kuzu ile Ali çıkışa geçmek üzere bizden ayrıldılar. Biz de onların çıkmasını beklerken birtakım fotoğraflar çekildik ve ısınmaya çalıştık, hatta ısınmaya çalışmaya çalıştık. 

  


 

Nedenini bilmediğim bir şekilde bu büyük bekleme sürecinde neredeyse hiç sıvı almadık ve katı olarak yediğimiz tek şey luppoydu. Bir de bir adet janga döndük. Baya bir süre Ali ile Kuzu’nun çıkmasını bekledikten sonra yeterli olduğunu düşünüp çıkışa geçmeye karar verdik. Ben ve Ceylin önden gittik. Tünelin ağzında bir süre daha Ali’nin istasyon açmasını bekledik. Bu sürede Olgun’un zortlatan ve kesinlikle mantıkla uzaktan yakından alakası olmayan oyunlarından oynadık. Biraz drill rap dinledikten sonra ip boş sesi duyduk ve Ceyo çıkışa geçti. Ceylin free fall’a geldiğinde ip boş sesini duyana kadar şelalenin sesiyle uyukladım. Kuyluç kızı mıydı bilmiyorum ama şelaleden Murat Boz ve Gülşen’in ‘’İltimas’’ şarkısının melodisi duyuluyordu. İp boş sesini duyduktan sonra uyanıp free fall’u jumarlmaya başladım. Salondaki gibi olmadığını anlamam çok zor olmadı ve o free fall’da namusumu kaybettim. Çok detaylı yazmayacağım ama orada ne hissettiğimi öğrenmek isteyen Alper’e sorabilir. 

Bir takım fantastik jumar hareketleri ve normalde yatakta yaptığım hareketleri ipe yaparak son istasyona kadar geldim. İpin başında beni nur yüzlü Alpir karşıladı ve o sihirli melodiyi söyledi: ‘’Linganguliguligulivaçalingangolingango’’ Bu sihirli sözcüklerin ardından benim bitik halimle alay etti ve ben de ona bir takım hoş olmayan cümleler kurdum. Ne dediğimi hatırlamıyorum ama penisle ve namusumu kaybetmemle ilgili olduğunu anımsıyorum.







İpten tam anlamıyla çıktıktan sonra yüce gönüllü dostum Aşkın A.S. Karakulak beni tebrik edip bana sarıldı ve fikirsel olarak biten ama hayatsal olarak yaşayan bedenimin fotoğraflarını çekti.

Bir süre ikinci ve üçüncü ekiple sohbet ettikten sonra koşarak kamp alanına gittik. Tulumumu Süsü’ye verdiğim için altımdaki şık taytımla baş başa kaldık. Kamp alanına varmamızla Ceylin, ben ve tayt üçlüsü olarak jandarmayı görmemiz bir oldu. Neyse ki mağara adamı kılıklı turuncu sakallı birinin taytına çok bakılmaması gerektiğini bilen jandarmalar edepli davrandı ve çok bakmadılar. Yemeğe daldığımız sırada Halil ve Nalan’ da geldi. Hayatımda mağaradn çıktıktan sonra yediğim en iyi yemek olan ve garip bir şekilde yine Tuğberk’in yaptığı patatesli papatyalı yumurtayı tek oturuşta yedik, eline sağlık Tuğberk.



 

Ardından Halil ile bu sefer altımıza mat almak suretiyle uyumak üzere çadırımıza gittik. Bir süre uyuduktan sonra toplama ekibinin hazırlanma seslerine uyandım ve yanlarına gittim. Toplama ekibini yolcu ettikten sonra ateşbaşında Ben, Halil, Kuzu ve Sado kaldık. Bir takım mistik muhabbetler ve ateşte mantar eşliğinde birkaç saat geçirdik. 

Ardından ben yine yatmaya gittim ve toplama ekibinin çıkışından sonra kadim dostum Aşkınko tarafından uyandırıldım. Birlikte iki kuş sahibi dostum Tuğberk’in çadırını bastık ve bir süre zincirsiz brainrotladık. 

 

Alper beni zorla çadırdan çıkardıktan sonra kampı toplamaya koyulduk. Bir süre kampı çekip çevirdikten sonra servisin akıbetini öğrenmek için ben Berkay ve Ozan telefonla konuşmak üzere diğer aracın yanına gittik. Telefonun çektiği yere gitmek için arabayı çalıştırdıktan bir iki metre sonra arbanın sol ön tekerinin vefat haberi elimize ulaştı. Lastiğin patladığını söylemek üzere kamp alanına gittim ve acı haberi verdim. Arabada yedek lastik vardı ancak yedek lastiği çıkarmak için kullanılan zamazingomuz yoktu. Bir süre hebele hübele takıldıktan sonra servisin geldiğini öğrendik ve malzemeleri taşımaya başladık. Ozan sağolsun tarpları taşırken çok yardım etti… 

Yedek lastiğe ulaşmamızı sağlayan zamazingoyu bulamadığımız için bir süre yoldan geçen arabalardan yardım istedik ve birinde zamazingo zama zama zingo zamazingo zingozo’yu bulduk. Berkay muhtarın yardımıyla lastiği taktı. (Bu adam cidden her şeyi biliyor dostum.)

 

 
Servisi yükledikten sonra yola koyulduk ve gidiş yolunda durduğumuz şuan ismini unuttuğum esnafımsı lokantada yemek molasına durduk. 
Bol gitgelli bir sakin bir zıplamalı uzun sayılmaz ama çok da kısa olmayan yolculuğumuzdan sonra kampüse vardık ve servisi boşaltma seansına başladık. Servis boşaldıktan sonra dostlarımızla vedalaşıp arabamıza, Fıstık’ a bindik. Her şey bir süre düzgün gitti, taa ki fıstık tangırdayana ve bleblebleblablablablublubluhapbulbulbulbulbulbul sesini çıkarana kadar. Fıstığı üzülerek Beytepe’ye bıraktık ve bitmiş, mahvolmuş bir şekilde metroya bindik.

 


Burada bitiriyorum ve şunu diyorum: İlk dikeyim Dağlı olduğu için kendimi şanslı hissediyorum, nice dikeylere diyelim.

Yazan: Kuzey H. Göğer

















 

İletişim

Bu blogda yazar olarak yer almak ve katkıda bulunmak istiyorsanız, blog yöneticileri ile iletişime geçmeniz yeterli olacaktır.



Blog Yöneticileri

HAKKINDA

Hacettepe Üniversitesi Mağara Araştırma Topluluğu (HÜMAK) 1988 yılında kurulmuştur. Kurulduğu günden itibaren Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde araştırma ve eğitim faaliyetlerine devam etmektedir.

AMAÇ

Hacettepe Üniversitesi Mağara Araştırma Topluluğu 'nun (HÜMAK) çok yazarlı resmi ve gayrıresmi paylaşım ortamıdır.

Kafasından bareti eksik etmeyen tüm mağaracıları aramızda görmekten keyif, zevk, haz ve gurur duyarız, hoşnut kalırız..