“İlk mağaram değil, son mağaram da olmayacak”
Yine önceki mağara faaliyetlerinde olduğu gibi Cuma akşamı yola koyulduk. Elden ele eşya taşımalar, otobüse yüklemeler... Bunlar zaten HÜMAK klasiği. Neyse, otobüse bindik gidiyoruz. Raportör seçilecek; kim seçilse beğenirsiniz? Ben seçildim. Ki böyle bir sorumluluğu almamak için kendimi saklamaya çalışırken sağ olsun Alper beni “kendi rızamla” seçtirdi.
İlk molamızı Bilkent Center’da yaptık. Alışverişte herkes ateş başı için istediklerini ve genel ihtiyaçlarını aldı. Ben bardak almayı unuttuğum için Burger King’den bardak istedim ki verdiler. Sonra yola koyulduk. Biraz sonra kısa bir ihtiyaç molası verildi ve yeniden yola çıktık. Otobüs yolculuğunda daha önce sohbet etme fırsatı bulamadığım insanlarla da FS’ler (ve Alpir) sayesinde tanışmış, konuşmuş oldum. HÜMAK’ta daha ne güzel insanlar var, yeniden hatırlamış oldum.
Haymana’nın Demirözü köyüne vardık. Burada ben biraz yürüyüp mağaraya varacağımızı düşünmüştüm. Lakin traktörle gidecekmişiz ama nasıl traktör... Sovyetlerden kalma olsa gerek; motor kayışı apaçık ortada, vites değişimi direkt şanzımandan yapılan, seneye yeniden gelsek hurdalıkta göreceğimiz bir traktör. Eşyaları traktörün römorkuna yükledik. Bir kısmımız o eşyalarla gitti, bir kısmımız bekledi. Ben bekleyen kısımdaydım. Bir süre sonra traktör yeniden geldi. Berkaygillerin aracı çamura saplanmış, onu kurtarmışlar, o yüzden gelmeleri biraz uzun sürmüş. Neyse, geri kalan eşyaları yükledik. Ben de diyorum ki “Ulan bu kadar insan buraya nasıl sığacak, yer kalmadı römorkta.” Ama gel gör ki yine bir HÜMAK mucizesi... Alpir’in “Sığarız, sığarız.” dediğini hatırlıyorum. Bir şekilde sığdık gidiyoruz. Traktörü süren kişi ehliyeti yeni almış olabilir, hatta ehliyeti olmayabilir de. Bunu yol boyu iyice anladık. Her çukurda 2 metre sıçraya sıçraya gittik. Traktörde başka köylüler de vardı, en genci Kani idi. Kani bizi 6 tane kurtla (saymış) savaştığı destanını anlatmasıyla eğlendirdi. Kani ismi bu faaliyet boyunca bir tebessüm konusu oldu.
Sonunda vardık.
Önceden giden ekip çadırları kurmuştu. O konuda rahattık. Bu sefer önceki
faaliyetlerden farklı olarak öncü ekip olayı vardı. Daha önceden bu mağaraya
giren deneyimli insan sayısı az olduğu için her ekibin öncüsü toplu bir şekilde
mağaraya 4 saatlik bindirmesiz girdiler. Ben de ikinci ekip olduğum için onlar
daha girmeden uyudum.
Sabah uyanıp
çadırın kapısını açtığımda karşılaştığım manzara inanılmazdı. Gece çadıra düşen
kar ve dolu taneleri dışarıyı bembeyaz yapmıştı. Ki ben hayatım boyunca çok kar
görmüş bir insan değilim, beni ayrı etkilemiş olabilir.
İşte ana olaya
geldik. Uyandım, HÜMAK ruhunun hazırladığı kahvaltımı yaptım, üstümü giyinip
mağara yoluna koyulduk. Mağara biraz tepedeydi. Ekiple birlikte yukarı çıktık,
mağaranın ağzına geldik. Arkamı dönüp kampa doğru baktığımda manzara yine
efsaneydi. Her yer bembeyazdı ki bu bozkır, dağlık araziyi süsleyecek tek şey
kardı herhalde. Neyse, mağara ağzında Ali G. konuşma yaptı, dikkat etmemiz
gereken noktaları hatırlattı. Sonra girdik bakalım mağaraya.
Bu mağara benim
şimdiye kadar girdiğim en iyisi oldu. Çok da girmedim gerçi ama bol bacalı,
geniş alanlı, dikitli, sarkıtlı, taht odalı bir mağaraydı. Mağarada mola
verdiğimizde Ali G. bize ilk yardım çantasını anlattı ve ton balığı
konservesinden ateş yakmayı gösterdi. Ateş yanarken de sohbet muhabbet ettik.
Muhabbette Ali G. “Herkes bir sırrını söylesin, mağarada olan mağarada kalır.”
dedi. O sırlardan da hatırladığım kadarını anlatayım... Şaka şaka. Mağarada
olan mağarada kalır :)
Mağara ekibim çok iyiydi, bayağı hızlı ve efektiftik. Herkes birbirine yardımcı oldu. Hanne sayesinde kameramız da vardı ki beni çektiği fotolar bulanık çıkmış, canı sağ olsun.
Çıkışta Murat
öncümüzdü ve ben Murat’ın arkasındaydım. Bir ara ben öncülüğe geçtim. O sırada
bizden sonraki ekiple karşılaştık. Murat diğer ekibin arasına girmiş, biz yolu
bulamadık, Murat’ı da bulamadık. Murat’a sövdük. Sonra bir şekilde buluştuk,
çıktık mağaradan. Mağara ağzına yürürken dışarının soğuğunu iyice hissettik. En
sonunda dışarı çıktığımızda artık toprağın süsü kaybolmuştu; karlar erimişti,
geriye çamurlu bozkır kalmıştı.
Kampa
vardığımızda HÜMAK ruhunun hazırladığı güzel bir makarnayı yedikten sonra
üstümü değiştim. Uykum vardı ama uyumadan önce odun toplamaya gittim. Etrafta
sadece dere kenarında odun vardı. Biraz dal, biraz kütük topladık getirdik.
Sonra yattım.
“Kağan, Kağan”
diye bağıra bağıra Aşkın uyandırdı beni. Odun lazımmış, hava da kararmadan yine
oduna gittik. Bu sefer daha uzak bir yere gittik. Zaten bu sırada son ekip de
mağaradan çıkmıştı. Ateş başı hazırlıkları başlamıştı.
Ateş başı benim
en çok eğlendiğim ateş başı oldu. Murat işe başladığı için 30 arpa suyu getirmişti.
Herkese dağıttı. Bol arpalı sulu, bol türkülü, bol neşeli bir ateş başı oldu.
Ertesi gün
traktör gelince eşyaları römorka yükledik, traktörü gönderdik, biz yürümeye
başladık. Yolun bir kısmını serin bozkırda kendimiz yürüdük. Belli bir kısımdan
sonra traktör geldi bizi aldı. Öyle böyle köye vardık.
Otobüs daha
görünürde yoktu. Biz de daha önce adını bile duymadığım türlü oyunlar oynadık.
Ki bu kadar eğleneceğimi hayal etmezdim. O kadar eğlendik ki otobüsün bir iki
saat geç gelmesi sorun olmadı. Otobüs gelince elden ele eşyaları yükledik,
koyulduk yola.
Köfteci Yu**f’ta
mola verdik. Şimdiii ben normalde Köfteci Y**uf’u severim. Ama gel gör ki bu
Köfteci Yus** bana gına getirtti. Öncelikle mekana girdik, yer yoktu, hadi
eyvallah. Bekledik, zar zor bir masaya 4 kişi oturduk. Bekliyoruz, garson
gelmiyor. Neyse ben çağırdım garsonu, geldi, aramızdan sadece birinin
siparişini aldı gitti. Geri çağırdık garsonu, verdik siparişleri. Biraz garipti
ama yine okey, sıkıntı yok. Sonra bekle babam bekle, gelmiyor siparişler. İki
üç kere garsona söylüyoruz, bizden sonra gelenler almışlar yiyorlar. En son
yavaştan arkadaşların siparişleri geldi, onlar yemeye başladı. Garson bana dedi
ki “Sizin istediğinizden kalmamış.” Orada kafayı yedim, 20-30 dakika ellerinde
kalmadığını öğrenmek için beklemiştim. Yine neyse dedim, bu sefer sucuk ekmek
alayım bari dedim, bunu da bekledim 10-15 dakika. Sonra inanır mısınız? Önüme
köfte ekmek getirdiler. Artık zaten 1 saatlik molanın ikinci saatindeydik,
yedim onu kalktık gittik. Ama böyle bir deneyim yaşamam bana şunu fark ettirdi:
Köfteci **suf’un çalışanları gerçekten özel bireyler olabilir.
Dikkatli bakarsanız hala önümde yemek yok.
Otobüse bindik
gidiyoruz, bir de ne göreyim; bizimkilerin montlarına, ceplerine; mayonez,
tabak, kaşık maşık girmiş. En son kalan patatesleri paket yaptırdığımız için
otobüste FS’lerimize (özellikle Kübra’ya) bir patates tabağı yaptık.
FS’lerimizi aç koymadık.
Otobüs okula
yanaştı. Eşyaları tam da HÜMAK’a yakışır bir ruhla elden ele taşıyıp son kez
vedalaştık. Evlerimize, yurtlarımıza döndük ve sonsuza dek mutlu mesut yaşadık.
Kağan Arslan

