29 Mayıs 2023 Pazartesi

Kuyluculardan Dağlı

 


En son gidildiği 2018 tarihinden bu yana her sene gidilmek istenen ve birçok defa gidilmesi planlanan ancak gidilemeyen mağara; Dağlı Kuylucu.



Ağız genişliği yaklaşık 50m. Dikey uzunluğu, iki büyük şaftı ve tünel koluyla toplam 190m. Küre dağlarının yüksek kesimlerinde yeni yeni oluşmaya başlamış akarsuların yeraltına dalarak oluşturduğu bu mağaranın tavanının zamanla çökmesi sebebiyle obruk halini aldığı düşünülüyor. Kamp alanının yakınlarındaki üç ayrı koldan beslenen akarsu mağaraya yakın bir yerde yeraltına dalıyor ve mağaranın uzun duvarlarından birini delerek dibinden 100m yükseklikteki büyük bir balkona dökülüyor. Düştüğü yerde bir dev kazanı oluşturan şelale bu balkondan da aşağı kıvrılarak akıyor ve mağaranın dibine dökülüyor.



Kastamonu’nun Şenpazar ilçesine bağlı dağlı köyünün yakınlarındaki Dağlı Kuylucu (Kuyluç: Derelerin derin yerleri, çukur, kuyu) Küre Dağları Milli Parkı’nın kuzeye bakan yüzünde, büyük tepelerin arasındaki bir sırtta küçük tepelerle çevrili bir çukurun ortasında oluşmuş bir obruk.

Yakınlardaki birkaç küçük akarsu Dağlı Kuylucu’ya döküldüğü için bu mağaraya “suyun kaybolduğu yer” denmiştir. Yerel efsanelerden en bilineni “kuyluç kızı” efsanesidir. Efsaneye göre mağaranın dibinde bir kız yaşarmış, güzel sesiyle yakından geçen erkekleri büyüleyip mağaraya çekermiş. Bizi mağaraya çeken kuyluç kızı değilse de en az onun kadar güzel sesi ve görüntüsüyle kuylucun ta kendisi.

 Bu mağara için bayram tatilini seçmek fazladan bir gün kazandırması açısından çok mantıklıydı ancak bayram için ailesini ziyarete gitmek isteyen mağaracıları ikilemde bırakması katılımın beklenenin altında kalmasına sebep oldu.

Faaliyet sorumluları Murat ve Gürhan başta olmak üzere birçok kişi hazırlık aşamasında emek verdi. Dilekçe işleri, araç, kumanya, malzeme, döşeme planı gibi konular el birliğiyle halledildi. Tabii ki bazıları daha fazla çalıştı. Yedek ipimiz yetmediği için Mete’den kendi ipini istedik, matkabın şarjını doldurduk, yemekhaneden kumanyayı aldık ve odada boş yapmaya başladık. Saat 17.00 gibi Ahmet Mete’nin ipini aldı ve geldi. Ahmet geldikten sonra Beytepe köyü taraflarına alışverişe gittik, 7 kişi. Saat 18’i biraz geçerken odaya geri geldik, kamp ve mağara malzemelerini hazırlamaya başladık.

Kullanılmış ve bir süre açıkta kalmış alüminyum battaniyenin bayat ekmek gibi dağılacağı üzerine bir tartışma yapıldıktan sonra yemekhaneye gittik. Saat 20.00’da gelmesi planlanan araç 40 dakika kadar geç kalarak hümak saatine yabancılık çekmeyeceğini gösterdi. Aracı yükledik ve saat dokuzu beş geçe 13,5 erkek 0,5 kadın yola çıktık. Faaliyete katılan tek kadın Çağla’yı Çağlar abi ilan ettik fakat Çağlar abi faaliyetteki erkekleri dişileştirebileceğini iddia etti. Olmadı…

Yol boyu şoför abi ile onlarca konuda derin sohbetler ettik, vatan kurtardık, piyasaları alaşağı ettik. Yolda çorbacı aradık ama bulamadık. Tuvalet ve sigara için durduğumuz benzinliklerden aldığımız atıştırmalıklar ve yemekhane poğaçasıyla idare ettik. Molalardan birinde Çağlar abi erkek tuvaletine girerek erkekliğini kanıtladı. Benzinliketeki kedi ve köpeklere mide yakan poğaça verdik, çok sevdile

Nihayet Şenpazar’ı da geçtik. Haritada gözüken asfalt yol heyelanlar sebebiyle çok fazla hasar görmüş. Başta, asfalt olması gerekip toprak olan yolun girişini kaçırdık, sonra geri dönüp küçük tereddütlerle ilerledik ve asıl toprak yola kadar geldik. Bu süreçte yağmur bir yağdı bir durdu.



Saat gece üç buçuğa doğru, aracın gidebileceği son noktaya vardık. Üç kişi, vahşi hayvanları kaçırmak için heyolayarak kampı kuracağımız alana kadar yaklaşık 300m yürüdük. Günlerdir azar azar yağan yağmurlardan dolayı yollar fazlasıyla çamurluydu. Kamp alanına varınca, su olmamasını umduğumuz açıklık alanda çadır kurmamızı engelleyecek kadar su birikintisi vardı. Çadır yerlerine, ateşin konumuna ve derenin debisine bakıp aracın yanına geri döndük. Bir yandan aracı boşalttık bir yandan da eşyaları kamp alanına taşıdık. Kamp alanına gelen bütün eşya iki (2) matın üzerine yığıldı ve tabii ki bazı eşyalar koca yığının üzerinden düşüp çamur oldu.



Ne yazık ki dere bulanık akıyordu. Ertesi gün şoför abinin yerel halktan duyup söylediğine göre yakın zamanda bir heyelan oluş ve su bu yüzden bulanıkmış.

Tüm eşyalar taşındı, yemek çadırı kuruldu (Malzeme çadırı olarak Ahmet’in çadırının bagajını kullandık), poğaçalar yendi. Üç kişi (Serkan, Murat ve ben (vişne)) mağaraya giden yola bakmaya gittik. Dönüşte telsizi düşürdük ve geri dönüp telsizi aradık. Çok yakın olduğu ve yollar çok dar olduğu için kolayca bulduk. Kampa dönünce yatıp uyuduk.

Mağaraya 3 ekip (döşeme, turist ve toplama) olarak girmeye karar verildi. Bu sayede döşeme ekibi öğlene kadar uyuyabildi. Saat 11 gibi yemek yendi 12 gibi döşeme ekibi kamptan ayrıldı. Döşeme ekibine sıcak su, fazladan bir telsiz ve diğer birkaç isteklerini götürmek için birkaç kişi mağara ağzına gittik. Mağara ağzında suyun sesinden birbirimizin söylediklerini anlamak çok zorlaştı.



 Boltların sağlam olmasını beklediğimizden en fazla birkaç bolt çakmamız gerekeceğini düşündük. Boltlar düşündüğümüz gibi çıkmayınca hem çakılmış boltları arayarak hem delik deşik duvarda bolt çakacak yer arayarak hem de hattı kurarak çok fazla enerji harcayan döşeme ekibi mağaraya sırayla gir çık yaptı. Döşeme ekibi çay, helva, telefon ve meyve suyu istedi, götürüldü. Döşemeye telsizden müzik dinletildi ama Gürhan müziği biraz depresif buldu.

Döşeme devam ederken bir ekiple, o günü ve ertesi günün sabahını çıkaracak kadar odun topladık. Barış bu kadar odunun tüm kamp boyunca yeteceğini iddia etti, bizi tanımıyormuş gibi. Odunları kurutmak için ateşin etrafına dizdik. Bir yandan da Enes uygun bir ağaca hat açtı. Barış ve Enes bu hatta biraz çalıştı.



 

Öğleden sonra ateşin başına dizildiğimizde birkaçımız gidip uyumuştu bile. Enes artık uykusunun geldiğini, uyumadan ateş başına tenteyi açmak istediğini söyledi. “Zaten bu saatten sonra yağmur göstermiyor, tente açmaya gerek yok.” Dedim. Biraz daha ateşi seyrettim ve başım ağrıdığı için gidip uyudum. Bir süre sonra, daha tam uykuya dalamamışken yağmur sesleri eşliğinde uyandırıldım. Tente asmak için yardımcı ip istediler, verdim ve geri uyudum. Tedbiri elden bırakmamak gerekiyormuş.




Yatmadan önce ekip olarak (turist ekip) cumartesi sabah altıda uyanmaya karar vermiştik. Planladığımız gibi altıda uyandım ve çadırlarını bilmediğim ekibimin tamamını uyandırdım. Zaten deneyebileceğim 3 çadır vardı. Tam kahvaltı hazırlamaya başlamışken döşemenin daha bitmediğini, giriş saatimizin ertelendiğini öğrendim. Geri yattım.

Ben daha uyuyamadan Kuzu uyandı ve çadırdan geri çıktım. Ekipler ve döşeme planı hakkında konuşarak kahvaltı yaptık. Turist ekibin döşeme ekibine bindirme yapmasına karar verdik. Gürhan ve Kerem mağaraya tekrar girmemeye karar verdiler. Kuzu ve Ahmet 06.40’ta kamptan çıkış yaptı. 07.00’da Kuzu mağaraya giriş yaptı.

 Uzunca bir süre Barış’ı uyandırmaya uğraştık. Bir yandan kahvaltımızı yaptık bir yandan da tulum krizini çözmeye çalıştık. Gürhan ve Kerem mağaraya ikinci defa girmeyecekleri için onların tulumlarını aldık. Ekibin tamamına bu mağaraya girmeye uygun tulum ayarladıktan sonra yavaş da olsa hazırlanıp saat dokuz gibi biz de mağara ağzına ulaştık.


Mağara ağzında, kısa bir süre, döşeme ekibinin telsizden mağaraya girebilirsiniz demesini bekledik. Elimizde olan sebeplerden dolayı yavaş hazırlandığımız için mağara ağzında çok beklemedik. Döşeme ekibine bindirme yaptığımız için mağaraya altı kişi girmiş gibi olduk. Kendi ekibimde üçüncü, döşeme ekibiyle birlikte sayarsak beşinci olarak mağaraya girdim.

Ekibimden 2 kişinin ilk dikey mağarası olduğu için biraz yavaş ilerledik ve mağarayı seyredecek bolca vaktim oldu. Bana kalsa 3 saat daha durur izlerdim. İlk iki istasyondan aşağısı görünmüyor. Üçüncü istasyona geldiğimde şelalesiyle, yeşiliyle, yükselen sisiyle hafızamın “en güzeller” kısmına yeniden yerleşti. Heyelandan dolayı bulanık akan suyun gri rengine rağmen.



Mağaranın yüksekliği ilk girdiğim zamanki kadar etkileyici gelmedi, açıkçası yıllarca güzelliğini göklere çıkardığım için görsel açıdan da büyülendim diyemem. Belki de gözlerim iyice bozulmuştur. Ancak mağaralarda geçirdiğim onca zamandan sonra sanırım duygusal bağ kurmaya başladım.

 

 

Bir tarafta mağaranın duvarının ortasından dökülen şelale, bir tarafta mağaranın tüm duvarları boyunca hobbit oyukları gibi oluşumlar, bir tarafta mağaranın ağzını bir taç gibi saran ağaçlar, aşağı sarkan sarmaşıklar. İpin duvardan uzaklaştığı yerlerde durup döne döne manzarayı izlemek…



Aşağı inip tünel (çatlak) kısmından da devam edince döşeme ekibiyle karşılaştık. Zaman sıkıntıları, boltların durumu ve ekibin yorgunluğundan dolayı ikinci şaftı döşemekten vazgeçtiklerini söylediler. Hep beraber kumanyalarımızı yedikten sonra döşeme ekibinden başlayarak çıkışa geçtik. İçine çöp doldurduğumuz fındık poşetini almayı unuttuğumuz için istemeden toplama ekibinin hayalleriyle oynadık. 

Biz mağaradan çıkarken mağara ağzında şoför abi dahil kalabalık bir ekip bizi karşılamaya gelmişti. Hatta Gürhan mağara ağzına bir Starbucks şubesi bile açmış.

Biz mağaradan çıktıktan hemen sonra toplama ekibi girdi. Kamp alanına dönüp üstümüzü değiştirdik, bir şeyler atıştırdık (mükemmel patates kızartması) ve tekrar oduna çıktık. Benim odun sevgimden dolayı biraz fazla odun topladık. Sonrasında üç kişi dolaşmaya ve telefonun çektiği bir yerden şehir sorumlusuna mesaj atmaya gittik. Dönüşte çok yorulduğumu fark ettim. Meğer hasta oluyormuşum.

Biraz ateş başında takıldıktan sonra bir grup yemek yapmaya girişti bir grup da mağara ağzına toplama ekibini karşılamaya gitti. Biz mağara ağzına vardıktan sonra çok geçmeden Murat ve Alper mağaradan çıktı. Deniz ve Enes, şaftın ortasında hurç aktarmak için yakın durmaları gerektiğinden ve benim mükemmel birleştirdiğim ipi sökmek için vakit harcadıklarından biraz geciktiler. Mağara ağzında Deniz ve Enes’i beklerken biraz telaşlandık. Murat ilk birkaç istasyonu geçip bakmak istedi. Biraz inip seslendi, ses ve ışık bağlantısı kuruldu ama şelalenin sesinden söylenenler anlaşılamadı. Telsizlerimiz çeşitli sebeplerden dolayı çalışmıyor olmasaydı böyle bir iletişim sorunu yaşanmayacaktı. Biz yukarıda durumdan habersiz meraklanırken aşağıdakiler Murat’ın darlamalarına rağmen hat toplamaya uğraşıyorlardı.

Çok geçmeden herkes sağ salim mağaradan çıktı. Mağara ağzında Deniz ve Enes’i bırakıp alabildiğimiz kadar yük aldık ve kamp alanına döndük. Yarım saat kadar sonra onlar da son malzemeleri toplayıp geldiler. Akşam yemeğinde makarna vardı, Gürhan ve ben makarnaya ton balığı ve yoğurdu karıştırıp yedik. Tüm ön yargılara rağmen çok güzeldi.



Yemekten sonra herkes sırayla konuşma yaptı. Konuşma aşamasını çok uzattığımızı birden saat gece 3 olunca fark ettik. Boğazım çok (gerçekten çok) kötü olduğu için arpa suyumu içemedim, onun yerine salep yapıp içtim. Kerem’in, fermante üzüm suyu şişesini matkapla açma projesini de izleyip çok da erken olmayan bir saatte uyudum.

Uyandığımda öğlen oluyordu. Kahvaltı ve toplanma derken yağmura yakalanmadan yola çıkabildik. 10 dakikayla kurtardık. Yolda yemeklik bir yer baktık ama bayramdan dolayı olsa gerek Kastamonu merkeze kadar çorbacı bulamadık. Bulabildiğimiz tek yer kuyu kebapçısıydı o da kişi başı 220 TL gibi bir fiyat verdi. Merkezde ilk gördüğümüz çorbacıya oturduk. Var dediği iki çorbası da bitti ve Enes zorla ezogelin içti. 40TL olarak anlaştığımız hesabı, ben dahil birkaç kişiden 50TL olarak aldı. Sonuç olarak Kastamonu merkezdeki Ahmet Karaman’ın yeri tavsiye edilmiyor.

Kampüse döndük eşyaları indirdik evlere dağıldık. Ertesi gün temizlikte çiğ köfte yapıldı. Temizlik salı günü de devam etti. Salı akşam saat sekizde, Atatepe yurdunun altındaki bir kafede (adını hatırlayamadım) faaliyet toplantısını başlattık. 12 kişi olmamıza rağmen toplantı üç buçuk saat sürdü. Temizlik bir gün daha devam etti ve faaliyet bitti.


Sol baştan ayakta olanlar;

 vişne, gürhan, arda, kerem, serkan, öztürk, deliktaş

Sol baştan oturanlar;

enes, barış m., alperen, çağla(r), kuzu, murat











26 Ekim 2022 Çarşamba

Seneler Sonra Gelen İşte O “İlk Mağaram” Yazısı!!!


Merhaba!

Kendimle ilgili özet geçeyim, ben İpek. 2014’te sevgili eşim Bahadır Seçen ile katıldığımız HÜMAK topluluğunda şuan 8.yılımızı dolduruyoruz. İpek Atak olarak başladığım kariyerime, İpek Atak Seçen olarak evli ve iki köpekli olarak devam etmekteyim 😊  İlk mağarama 2021 yılında girdim ve işte bu yazı da bununla ilgili!

Ama maalesef yazıyı 1 sene sonra gönderebildim, olsundu, canım sağolsundu L

Hiçbir zaman bir mağaracıyım demedim ama hep HÜMAK’lıyım dedim. HÜMAK her zaman ailem gibi bildiğim, yanlarında hep mutlu hissettiğim, “düğününüzde halaybaşı, cenazenizde gözyaşı” olan, her bir bireyini sevdiğim, hepsi benim canım olan bir insan topluluğu çünkü.

Biz öğrenciyken ben Hacettepeli olmadığım ve de diş hekimliği okuduğum için, okuyanlar ağladı bile, hiç aktif olamadığım mağaracılık macerasında, üstüne tuz biber olarak alerjik astımım ve bir de klostrofobim vardı. Hem vakit bulamadığımdan, bölük pörçük katıldığım eğitimlerden, hem de korktuğumdan mağaraya girmeye seneler boyu hiç cesaret edemedim. Canım arkadaşlarım da sağolsun hiç bunun lafını etmedi. Edenler de oldu tabiki, ama zaman içinde seslerini duyamaz oldum. Bahadır zaten aktif bir üyeydi, yakın arkadaşlarımın hepsi HÜMAK’lıydı derken zaten zamanla kimse bu konuyu gündeme getirmez oldu. Bahadır da o hevesini kaybetti, sormayı bıraktı. Ben sadece gelebildiğim sayılı faaliyetlerde ateş başında içen ve bolca kusan bir üye oldum J

Derken 2021 yazında, Bahadır’la öğrenciliğimizin üstünden bir miktar zaman geçmişken, üstüne pandemide evlenip onar kilo kadar uzun ilişki kilosu almışken, minimal kondisyon içererek Saklıkent Kanyonu’na gittik ve çok büyük olmasa da tüm kanyonu dipledik. Benim cidden çok hoşuma gitti, Bahadır da içten içe sevinerek “ya işte mağara da böyle ya, üstü kapalı bir tek hehehe” falan dedi. Bu hoşuma gitmişlik dururken yılın ilk faaliyeti yine canımız ciğerimiz biricik Devrekani’ye oldu ve ben de dedim ki yıllarca beklemişim neden mağara bekaretimi canımız ciğerimiz biricik Devrekani’ye vermeyeyim?

Bu fikri Bahadır’a hiç söylemedim, Utku’ya söyledim. Ekipler belirlendi falan derken gideceğimiz zaman söyledim. Ve ben mağaraya girene kadar “emin misin?” dedi, o yüzden kararımdan emin oldum, kesinlikle ilk mağarama Bahadır’la girmeyecektim. Zaten böyledir, neler olabileceğini bildiğimizde en çok sevdiklerimiz için endişeleniriz ama hep başımıza gelir. Bizde “tanıdık komplikasyonu” diye bir şey var, yakın birine bir tedavi yaptığınız an, en düşünmediğiniz şeyler bile olur. O yüzden yapmamak en iyisi 😊

Neyse yola çıktık, yine bir sürü macera, kavga gürültü derken vardık kamp alanına. Hava güzeldi diyemeyeceğim, yine yerler buz, çadırlarımızı kurduk. Tüm faaliyet boyunca Utkucuğum Bahadır’a sürekli “evlenmeyecektin oğlum” diyerek söylendi, Bahadır tabii normalde taşta da yatar, beraber gidince şişme yatak getirmiştik, bence tam tersi iyi ki evlenmiş demeliyiz 😊









(Bahadır yatak şişirirken bir tarafından soluyor)

Benim ekipman eksiğim vardı tabiki, Bahadır’a dedim senin tulumunu alayım. Gözlerinde hayal kırıklığıyla “Nasıl yani benim Trophy’mle mi?” deyince ufaktan bir evliliğimi sorgulamadım değil 😊



(Trophy tulum, ben ve mutsuz Bahadır)

 

Bahadır sanırım ilk ekipteydi, ben son ekipteydim. Bir klasik olarak herkesi mahvedip donuna kadar ıslatarak getirdi. Herkes mutluydu, o ayrı. Sonra tekrar başkanlar ekibiyle girdi. Bizim ekip başkanlar ekibinden sonraydı. Ben Bahadır’dan tulum ve eldiven beklerken bir de Utku’yu bekliyorduk.





Başkanlar ekibi gerçekten ilginç oldu ve Devrekani yine özel bir ilkin yuvası oldu. Sevgili danışmanımız Turgay Baş ve sevgili eşi Tuğba’nın nikah töreni mağara içerisinde oldu, kampın detaylarını öğrenmek isteyenler Rümeysacığımın Canımız Devrekanimiz yazısına bakabilirler, ben kendimle ilgili kısımlardan bahsedeceğim J



 




Bizim ekibimiz ise öncümüz Zeynep, artçımız Kerem olmak üzere güzel bir ekipti.

 Mağara ile ilgili ilk korkum içeri girer girmez geçti. Düşündüğüm gibi kapalı, karanlık bir yer değildi; neredeyse büyüleyiciydi. Karanlık olması zaten imkansız oluyor, herkesin baretinin ışığı sayesinde. Sadece içimden sürekli eğitimlerde gördüğüm “mağara canlıları”ndan görmeyeyim diye dua ediyordum, zira böceklerden de korkarım.


Benim gibi biri bile mağaraya giriyorsa diyerek ibret almalık biriyim yani özetle.

Utkucuğum her zamanki gibi koruyup kolladı, ilaçlarımı yanına aldı. Sürekli iyi olup olmadığımı, kötü olursam söylememi, hemen çıkabileceğimizi söyledi. Sonra artık dedi ki, “İpek bir buçuk saat oldu, artık sormuyorum.” Dedim ki, “Nasıl yani???”

Gerçekten de zaman mefhumu denen şey, mağarada kayboluyormuş. Bana 15 dakika gibi gelen süre bir buçuk saat kadar olmuş.

Mutlak karanlık için durduğumuzda hissettiklerimi HÜMAK’taki her bir birey hissettiği için devam ettiğini düşünüyorum. Dünyanın en özgürleştirici hissi olabilir. Modern dünyanın çarklarına takılıp devam ettiğimiz hayatımızda doğanın kalbinde, kendimle başbaşa hissettim. Suya girmemiz bile korkutup üzmedi beni, ki ilk başta çekindiğim şeylerden biri de buydu. Biraz tabiki boy avantajımın da olduğunu düşünüyorum, çünkü Melike önümdeydi ve bir ara onu kaybettim suyun içinde. Çıkarken sulu kola girmek isteyenler o taraftan gitti, Melike çizmelerini Devrekani’ye bağışladı.

O soğuk ve adrenalinin verdiği hissi seviyoruz bence. Çünkü en ilkel içgüdülerimize hitap ediyor, “bunlara rağmen hayattayım ve başardım.” diyebiliyoruz. Soğuğa toleransım değişti tabi o günden sonra, artık daha az üşüyorum. Zaman zaman mağara oluşumlarını görmek için durduğumuzda yıllar boyu arkadaşlarımdan duyduğum şeyler aklımdan geçti. Gerçekten büyüleyici yerler olduğunu düşünüyorum ve devam eden herkese inanılmaz bir saygı duyuyorum.

Çıktığımızda mağaranın girişinde koskocaman bir ateş yanıyordu. Bahadır koğuş ekibi ile beraber çevredeki tüm çöpleri toplayarak tüm izcilerin kabusu gibi bir ateş yakmıştı.

Koşarak Bahadır’a sarıldım, baya da ıslaktık, dışarısı da çok soğuktu; üzerimizden tüten dumanları hatırlıyorum.

Ve Utku’nun “yıllardır mağaraya gireriz, bi benim için böyle ateş yakmadın be!” sitemini J

Çıktık, soyunduk, giyindik, ısındık, içtik, eğlendik.

Benim için dünyanın en güzel faaliyetiydi.









Ve hiçbir zaman “keşke daha önce girseydim” demedim. Benim için bu zaman, bu mağara, bu insanlar doğruymuş ve kararımdan çok memnunum.

Bu da benim ilk mağara anım. Teşekkürler HÜMAK.

İpek 

20 Mayıs 2022 Cuma

Topmeydanı : Kayıp Ejder (coming soon)


Topmeydanı faaliyetine gitmek için hazırlıklar günler öncesinden, kayıtlar haftalar öncesinden başlamıştı.  Yazışmalar, izinler, malzemeler derken geriye tek kalan faaliyet alışverişini de yol üstünde duracağımız alışveriş merkezine bıraktık. Herkes odaya toplandıktan, biraz sohbet muhabbet ile geçen zamandan sonra vakit yaklaşınca eşyaları aracın geleceği yere taşımaya başladık. Son kontroller, son şarzlar, son eşyalar derken odayı boşaltıp aracı yüklemeye koyulduk.  Yüzlerimizde güzel geçeceğinden emin olduğumuz faaliyetin heyecanıyla gülümsemeler, kıpır kıpırız. Bense bir yandan sabırsızlıkla yola çıkmayı istiyordum bir yandan da hala bu düzene alışamamış olmanın verdiği hisle korkuyordum. Son saniyeye kadar 100 kere kendimi gazlamış 99 kere ise vazgeçmiştim. Ama her şeye rağmen buna değeceğini biliyordum.

  Korku güzeldir, insana yaşadığını hissettirir. Hayatımızda hiç risk almasak, korkmasak yaşamanın ne manası kalır ki? Damarlarımızda adrenalin aktığında, ellerimiz titrerken tutunmaya devam ettiğimizde, ayaklarımız yerden kesildiğinde asıl anlıyoruz yaşadığımızı. Yaşıyormuşum, diyorsunuz. Meğer yaşıyormuşum.

  Arabayı yükleyip herkes bir yerlere yerleştikten sonra yola çıktık. Şehirden çıkmadan önce alışveriş merkezinde durup hem bireysel ihtiyaçlarımızı hem faaliyet için gereken bazı şeyleri aldık, tekrar yola koyulduk. Kendi aramızda biraz ondan biraz bundan biraz havadan biraz sudan sohbet ederken çoktan şehirden ayrılmış, Kastamonu’nun bizi bekleyen dağlarına yaklaşıyorduk. Yol üstünde Safranbolu’da eksik olan üyemiz Burhan’ı da aldık. Artık herkes tamam olmuştu.  Yemek molası vermek üzere ilerlerken karanlıkta bile beni hayran bırakan Safranbolu evleri’nin ordan geçmiştik. Bu güzel doğanın ve mimarilerin keyfine ise dönüş yolunda varacaktım.

  Herkesin acıkmış olduğuna emin olduğumuzda, biraz da tuvalete gitmemiz gerekiyordu, tüm dükkanların kapalı olduğu o sokaktaki tek açık olan çorbacıya girdik. Sanırım beklentilerimizi karşılayamamış olan bu çorbacıdan biraz kırık ayrıldık. Belki bizim beklentilerimiz yüksekti. Belki de çorbalar gerçekten kötüydü.  Zevkler ve mercimek çorbaları tartışmaya kapalıdır. O yüzden daha fazla yorumda bulunmayacağım.  Yola devam etmeden dışarıda çay içip biraz da orda muhabbet ettik. Son sigaralar da içilince devam vakti gelmişti artık.

  Yolun devamında artık daha ara yollara girmiş, köyün yolunu bulmaya uğraşıyorduk. Çoğu kişi uyumuş, arabanın ışıkları kapanmışken benimle beraber Kuzu, Ahmet ( artık onbaşı), raportör Ozan, Seher ve tabiî ki şoförümüz Yalçın abi son ayakta kalanlardık. Bir yandan farklı telefonlardan haritaya bakıyorduk bir yandan da daha önce bu yollardan geçmiş Yalçın Abi’nin tecrübelerine güveniyorduk. Şahsen çok saygı duyulacak bir iş yaptığını düşünüyorum Yalçın Abi’nin.  Ben karanlıkta evimin yolunu bile bulamazken o dağ yollarını ezbere biliyor. Beni karanlıkta ormana koyarsanız size kaybolacağımı temin edebilirim ki maalesef bu tescilli bir durum. Gecenin karanlığında tüm ağaçlar siyah ve birbirinin aynısıyken geçtiğin yoldan bir kez daha, bir kez daha geçmek kaçınılmaz bir durum. En azından benim için.

  Artık tamamen asfalttan uzaklaşmış kendimizi doğa ananın ellerine bırakmak üzere ilerlerken ben ve Kuzu da keyfine göre çeken telefonumdan Kapaklı Mağarası’nın videosunu izliyor, ben anlamasam da döşeme planları yapıyorduk. Kendimi videoyu çeken adamın yerine koyuyor, kendimce mağara simülasyonu yaşıyordum. Nerden bilebilirdim ki videoda herhangi bir kayada gibi duran istasyonun 30 metre yükseklikte olduğunu ve oradan boşluğa doğru oturmam gerekeceğini… Sanırsam kafa kamerasıyla mağarada video çekerken biraz da etrafa bakmak izleyenler açısından da yararlı olacaktır. Yoksa kendilerini bir şelalenin yanında ipte sallanırken bulabilirler.

  Çeşmeleri saya saya ilerlediğimiz yolun sonunda kamp alanına vardığımızda herkes çoktan uyanmış, zifiri karanlık yerini maviliğe bırakmaya başlamıştı. Arabadan indiğimiz an, işte o an anlamıştım her şeyden uzak ama huzura yakın olduğumuzu.  Yüzlerce kuş Karadeniz’in göğe uzanan ağaçlarına saklanmış kendi aralarında ötüşüyordu. Gözlerinizi kapatsanız o koro öyle güzel geliyor ki kulağa…Ruhumun ihtiyacı olan şey tam olarak buydu. Biraz daha kamp alanına yaklaşınca fark ettim ki buranın bir de orkestra şefi vardı, su sesi.  Ah o müthiş harmoni.  Ciğerlerinize dolan çam kokusu, kulağınızı dolduran kuş cıvıltıları, gözlerinize şenlik uçsuz bucaksız orman…


 

  Aracı boşaltıp kamp alanını hazırlarken havanın daha da aydınlanması ile çevremin güzelliğinin daha da farkına vardım. Silüet olarak gördüğümde sadece kayadan ibaret olduğunu sandığım dağ yemyeşildi. Herkes kendine bir çadır yarı seçmiş ve el birlik her şeyi kurduktan sonra ateş başında toplanmıştık. Orkun ve Mete uzak olduğunu tahmin ettiğimiz Ejder mağarasını aramak için gitmeye karar verdiler. Asla gidemeyecek olduğumuz o mağarayı. Biz de yemek çadırından almış olduklarımızla kahvaltı yaptık. Odun ateşinde ısınmış poğaça ve domates, başka bir mekanda para verip dahi ulaşamayacağımız bir lezzet. O poğaçayla beraber o domates kamp alanında güne başlamak için en güzel ikili bence. Çevrede vakit geçirirken Burhan’ın ayı kapanı bulmasıyla hepimizin dikkatini bir anda. Dağ başında olduğumuz için çevre köylerden birilerinin koymuş olabileceğini düşündük. ‘’Eski duruyor ama çalışabilir’’ Burhan içine ayağını sokarak hepimizi büyük bir dertten kurtarmış oldu.  Çalışabilirdi sonuçta.

 Biraz daha vakit geçtiğinde gözlerimiz yola kaymaya başlamıştı, giden ekibin artık dönmesini ve bize mağaranın yolunu tarif etmesini bekliyorduk. Bekleyiş uzayınca döşeme ekibi dinlenmek üzere uyumaya karar verdi. Ben de biraz dinlenmenin iyi olacağını düşünüp çadıra girdim. Biz uyurken önceden rahatsızlanmış olan Enes ve beraberinde Büşra Yalçın Abi ile şehre geri dönmüştü. Orkunlar uzun saatler süren arama sonucunda mağara girişini bulamayarak geri döndüler. Söylediklerine göre yürüyerek 2 -3 saat sürecek bir mesafe vardı mağaraya. O andan itibaren tüm planlar değişmeye başlamıştı ve iki mağaraya girmek üzere geldiğimiz faaliyette yolumuza tek mağara ile devam edecektik. O yol öyle bulunmaz böyle bulunur diyen Ozan, Ahmet, Seher ve Deniz aynı istikamette tekrar bulamamak üzere mağarayı aramaya çıktılar. Sonrasında döşeme ekibinde Burhan, Ece, Ercan ve Kuzu bir de şarpa olarak yanlarında ben, Ezgi ve Orkun öğle saatlerinde mağaraya doğru yol aldık. Zaman sanki orada yavaş işliyormuş gibi, mayıs ayında kış mevsimini yaşayan Küre dağları ise diz boyu kar ile bizi karşıladı. İzmir’den ayrıldığımdan beri kış mevsiminden asla çıkamamıştım.

   

  Sanki mağaraya ben girecekmişim gibi bir heyecanla kuşanan ekibi izlerken bir yandan fotoğraflarda gördüğümden çok daha fazlası etrafımı sarmıştı. Bir şelaleye dönüşmek, hatta bir mağarayı oluşturmak üzere olduğundan habersiz küçük bir akarsu usul usul ilerliyordu. Karlar mağara ağzına kadar dayanmış kartpostallık bir görüntü oluşturuyordu. Derken ekip çoktan kuşanmış Ercan yaklaşma hattını kurup mağaraya ulaşmıştı bile. O işe koyulmuş boltları çakarken fotoğraf çekme hevesiyle peşinden mağara ağzına yaklaşan ben ise talihsiz bir kaza sonucu alüminyum battaniyemi düşürmüş, çaresizce şelaleyle beraber aşağı düşmesini izlemiştim. Sonrasında her giren ekiple o battaniyeyi konuştum, acım büyüktü desem yeri.  Mağara döşenmeye devam edilirken biz kamp alanına geri döndük. Yağmur da başlamıştı. Ağaçların altında biraz vakit geçirdikten sonra Ejder ekibi de dönmüştü. Birazımız ateş başında kalırken ben dahil birazımız da uyumaya geçtik.

  Uyandığımda yağmur hız kesmeden devam ediyordu. Daha çadırdan çıkmadan su yolu üstünde olduğumuzun bilinciyle sorun olabileceğini düşünürken dışarıdakiler kampı taşıma planları yapmaya başlamıştı bile. Yağmurun böyle devam ederse kamp alanını su altına alacağını düşünerek ani bir kararla her şeyi taşımaya başladık. Bir çabayla ben de yanan odunları sönmeden götürüyordum. Çadırlar, ateş, yiyecekler derken artık kamp alanımız biraz ilerdeki ağaçlık alanın altı olmuştu. Çok da güzel olmuştu bence.

  Biz bunlarla uğraşırken hava kararmış, döşeme ekibinden Burhan ve Ece kamp alanına dönmüştü. Güzel haber ise alüminyum battaniyemi görmüş olmalarıydı. Uzun bekleyişleri ve ıslanmaları sonucu doğal olarak üşümüş ve yorgun düşmüşlerdi. Onlar ısınıp dinlenirken içimde bitirdiğimi sandığım muhasebeyi tekrar açmış, 100.kez vazgeçmiş ve 101.kez kendimi ikna etmiştim. Biliyordum, her şeye rağmen değecekti. Yaklaşık bir saat sonra da döşemeyi tamamlayan Ercan ve Kuzu da geri dönmüştü.  Çadıra girip uykuya dalana kadar düşündüğüm tek şey ise ertesi sabah gireceğim mağaraydı.


 Korku ve heyecan ayırt edemeyeceğim kadar birbirine karışmışken, ertesi sabahın güneş ışıkları kamp alanına ulaşmıştı ve bizim ekibimiz hazırlanıp yola çıkacaktı. Girls Power olarak adlandırdığımız ekibim ise çiçek gibiydi. Öncüm Seher, yanımda Ezgi. Kırmızı rujlarımızı da sürdüğümüzde her şey tamamdı.



  Mağaraya doğru yola çıktık. Attığım her bir adım kararsızlık dolu. Belki de ruhum çıkabilseydi vücudumdan geri geri gitmek isteyecekti. Geri, geri, geri, çadırın içine kadar.  Neyseki ruhum hala bedenimdeydi ve içimdeki devam etme arzusu baskın geldi de kendimi kuşanırken buldum.  Denize girdiğinizde ilk donarsınız, alışana kadar zordur ama alıştıktan sonra az önce ısınmak için çırpınan siz değilmişçesine dışarıdakilere ‘’su çok güzel, gelsene’’ dersiniz ya, o misal ben de gittikçe motive oluyordum ve beni geri çeken ruhum artık sıkı sıkı sarılıyordu bedenime. Önde Seher, arkasında ben ve arkamda Ezgi ile mağaraya gittik. Seher öncümüz olarak hem ilk kendisi iniyordu hem de bana ne yapmam gerektiğini anlatıyordu. Sıra bana gelip de o kayaya tırmandığımda ise gerçeklik ile bir kez daha yüzleştim. İlk freefall 30 metre, derken gerçekten de 30 metreyi kastediyorduk. İşte o an hızlanmaya başlayan kalbim, yaşadığımın göstergesi. Nefes alışverişlerim hızlanıyor, ara ara aşağı bakıyorum, çok yüksek. Ellerim titriyor ama tutunmaya devam ediyorum. Ve tamamen ipe oturuyorum, artık ayaklarım yere değmiyor. Yalnızım. Kayanın arkasına geçtiğimden kimseyi görmüyorum.  Spor salonunda alıştığım düzene gelince, ip üzerinde emniyette olunca, derin bi nefes veriyorum. Bir bebeğin ilk nefesi gibi. Yeniden doğmuşum gibi.  Anlıyorum orda vazgeçmeyerek ne kadar doğru bir karar verdiğimi. Sağıma baktığımda akan şelale beni çağırıyordu, ona yol arkadaşlığı yapmamı istiyordu. Ricasını kırmayıp ona eşlik ettim. Bir şelaleye yol arkadaşlığı yaptım, yerin derinliklerine indim.  Bir süre sonra güneş ışığını kaybettik ama su devam ediyordu biz de ettik. Bir noktada sular cadı kazanları oluşturmaya başlayınca üzülerek serüvenimizi sonlandırdık. Geriye dönüp yeryüzüne çıkacağımız zaman da bindirme ekip olarak giren Mete, Deniz ve Ozan ile karşılaştık. Ozan’ın ilk dikey mağarasıydı. Onun için de müthiş bir deneyim olduğuna eminim. Bir süre muhabbet ettikten sonra, biraz da üşüdükten, onlar devam edeceğini söyledi biz ise çıkışa geçtik.

  Srt eğitimi alırken sorsanız iniş çıkıştan daha kolay derdim. Şimdi sorun bir de, hayır değilmiş. Çok daha rahat bir şekilde jumarladıktan sonra her şeyin başladığı o kayaya ulaşmıştım bile. Saatler önceki korkuma dair kırıntı kalmamış hatta neredeyse bittiği için üzülüyordum. Kendimi bir şekilde kayanın üstüne attıktan sonra Ezgi’nin de çıkmasını bekleyip kamp alanına Girls Power mağaradan çıktı duyurusunu yaptık.  Güneşin de açmasıyla yol üstünde bir sürü fotoğraf çekinip yüzümüzdeki yorgunluğu ama başarmış olmanın verdiği mutluluğu sonsuza dek saklamış olduk.

Kamp alanına vardığımızda Utku, kardeşi Dersu ve mor polarlı kız da gelmişti. Her ne kadar mor polarlı üyeler arasında sosyalleşememiş olsa da diğer faaliyetlere de geleceğinden eminim. Seninle tanışmak güzeldi mor polarlı kız. ☺

 Ertesi gün ise yine sabah saatlerinde toplama ekibi Orkun, Ahmet, Burhan, Utku ve Kuzu mağaraya girdi. Benim için ilginç bir sabahtı. Hayatımda ilk defa ailemden uzak bayram geçirecek olmanın yanı sıra öyle herhangi bir yerde de değildim, Küre dağları milli parkındaydım. Sabah herkesle bayramlaştıktan sonra kahvaltı hazırlamaya koyulduk. Güzel bir menemen bayram sabahına yakışır olmuştu. Ardından hem mağara ekibini uğurlamaya hem de ailem ile bayramlaşmaya yola çıktım. Bir süre yürüdükten sonra dağa çıkıp telefonun çektiği bir yer buldum. Ailem her zamanki gibi babaannemlerde toplanmıştı. Kuzenimin yanında olmayışım ise biraz üzücüydü.

  Odun kırıp biraz da ağaç devirmeli geçen günün devamında yağmurlu günler sonrası hasret kaldığımız güneşin altında anın keyfini çıkardık. Güzel bir akşam yemeği de hazırladıktan sonra toplama ekibi de çıkmıştı zaten. Her şeyiyle güzel bir anı olarak kalan faaliyetin bitişi de güzel oldu. Hep beraber yemeklerimizi yiyip ateş başında vakit geçirdik. İlerleyen saatlerde içeceklerimiz eşliğinde şarkılar söyleyerek geceyi sonlandırdık. Geceye dair en kaliteli şey ise galeta çubuğuyla yediğimiz nutellaydı. Sonraki faaliyetlerde de kesinlikle yapılması gerek bence.


  Artık gitme vakti geldiğinde çoktan salı günü olmuş 4 günü devirmiştik. Ahmet’in onbaşı lakabını hak ettiği gün de o gündü. Buldukları kütüğü 1,5km boyunca dağın başına kendisi taşıdı. Kahvaltıdan sonra kampı bulduğumuz gibi bırakmak için toparladık ve temizledik. Yorgunluktan herkesin direk uykuya daldığı yolculuğu akşam saatlerinde Beytepe’de sonlandırdık. Çok fazla faaliyet deneyimim olmasa da bu şimdiye kadarki en iyisiydi. Mağara, kamp alanı, doğa… Bir kez daha Hümak’a katılarak ne kadar doğru bir karar vermiş olduğumu anladım. İlk faaliyetimde söylediğim gibi, yapmaktan mutlu olduğum şeyi yapıyorum.  A bir de alüminyum battaniyeyi güvenle mağaradan kurtardık. Teşekkürler ☺



  









24 Kasım 2021 Çarşamba

Mutlak Olana Övgüler

 


“Mağarada güvende hissediyorum…”

Bir gün oturmuş bir arkadaşımla neden mağaracılık yaptığım hakkında konuşurken çıkmıştı dudaklarımdan bu sözcükler. Arkadaşım çok şaşırmıştı bu söylediğime. Mutlak bir karanlığın hakim olduğu, kaygan, ıslak bazen, bazen sıkışık veya derin bir bağlamda insan nasıl olurdu da güvende hissederdi? Haklıydı… Mağaracılığa çok temel bir bakış açısı ile baktığımızda bu işi yapmak hiç de akıllıca değildi ne de yaramazca, bir kalıba sığar yanı yoktu. Peki o zaman ben neden nasıl güvende hissediyordum? Cevap yine çok basit. Bir mağarada başıma gelebilecek olayların sayısı belli ve neredeyse sabit. Daha doğrusu mağaralar çok dinamik yerlerse de ihtimaller oldukça statiktir. Güvenimin sağlam zemini tam olarak bu: Sınırlı sayıdaki olasılığın rahatlığı, dahası güzelliği…

Bir mağarada hiçbir canlı ile bağlam ve iletişim sorunu yaşanmaz. Hiçbiri duygusal değildir veya pragmatik. Kimse kimseyi rahatsız etmez, herkes ve her şey olduğu gibidir. Yegane uğraş keşfetmek veya hayatta kalmaktır. Beklentiler, hayaller, dilekler karışmaz hiçbir adımın arasına. Mesela kime sorsanız Sarpunalınca otoban gibidir, yaldır yaldır gidilen. Ya da Utku’ya sorsanız Çokrağan peynir gibidir. İnsan bir peynirden ne bekler ve bir peynirin yaşatabileceği olasılıklar nedir ki? Belki de bunu Utku’ya sormamız lazım 😊

Işığınız varsa görüşünüz 25 metre kadardır örneğin. Işığınız yoksa mutlak bir karanlığın içinde asılı kalırsınız. Uzayda uçmak gibidir bu karanlık, sanki kafanızı eğseniz altınızda ışıl ışıl dünyayı göreceksiniz ya da kafanızı biraz kaldırsanız Plüton’u. Kulağınıza çalınacak seslerin frekans aralığı çok nettir, bir yarasa cıvıltısından bir kaya düşmesi aralığınca… Karanlığın ve kötülüğün birbirine zıt düştüğü bir yerdir mağara, masalların aksine. Doğal, gerçek. Bu da demek oluyor ki mana zorlamalarından sıyrılmıştır. Tıpkı bir çocuk gibi demek yanlış olmaz bence. Yalansız dolansız, düz, dümdüz. Bir çocuğun yanında güvensiz hissetmemek gibidir mağarada güvende hissetmek. Ya da ben uslanmaz bir iyimserimdir ve tüm bu sözcükler bir iyimserin düş bahçesinin ürünleridir…

R*

8 Kasım 2021 Pazartesi

İlk Kamp Maceram: Kızılcahamam

Bölge: İç Anadolu
İl: Ankara
İlçe: Kızılcahamam
Faaliyet Tarihi: 16-17 Ekim 2021
Anıyı Yazan: Ahmet Şen
Faaliyet Sorumluları: Ece Yurdakul, Zeynep Cemre Yüzer, Zeynep Doğa Özgüç 


Hacettepe Üniversitesi Mağara Araştırmaları Topluluğu’nun (HÜMAK) düzenlemiş olduğu Kızılcahamam temel kamp eğitimimiz vardı. Bazı kişiler kampüste bazı kişiler Atatürk Kültür Merkezi’nde buluşacaktı. Biz kampüste bazı eşyaları el birliğiyle beyaz Fiat Egea'ya yükledik sonra otobüse binip AKM’nin yolunu tuttuk. Benim ilk deneyimim olmasından ötürü olacak galiba ne zaman çantamdan bir şey alacak olsam çanta kapanmıyordu. İki defa başıma geldi bu olay. Bir amca sağ olsun ikisinde de bana destek olarak çantayı kapattık. AKM’de buluştuk ve Soğuksu Milli Parkı Temel Kampçılık Eğitimi için Kızılcahamam’ın yolunu tuttuk. Yolda mola verdik. Tuvalete gideceğiz benim üzerimde bir eşofman bir tişört ve bir triko ceket olduğu için o kadar üşüdüm ki Allah’ın Kızılcahamam’ında ve ekiminde kardan adam olmadığım kaldı. Caminin tuvaletiydi girdiğimiz tuvalet, Allah’ım kapitalizm camiye de mi işler ya! 2 TL’yi tozlamak zorunda kaldık. Sonra kulüp sorumluları Ece ve Cemre’yle A101 eksiğimizi hallettik. Yanımdaki yolculuk arkadaşım Eylül’ün önerisi üzerine atıştırmalık barlardan aldım. Sonra da ip ve bira eksiğine geçtik. Bu arada şöyle bir parantez açmak istiyorum. Ben biranın ve şarabın tadına bakmış ve sevmemiş bir insanım. Bira alsam mı almasam mı diye bir tereddüt vardı içimde bu yüzden. Yok bağımlısı olursam, yok alkolü tüketip yarın yurtta beni alkol tüketmiş biçimde yakalarlarsa vb. Böyle olaylarda zihnim böyle düşünmeye meyilli maalesef. En sonunda ‘’Ahmet biranın tadı kötü olsa da biranın tadının kötü olduğunu öğrenirsin bir şey kaybetmezsin’’ diye kendime telkin vererek bir tane arkadaşlarla birlikte 50’lik metal kutuda bir Tuborg aldım.



Veee…. Ver elini kamp, ver elini Soğuksu…

Otobüsten inip otobüsteki eşya ve çantaları el birliğiyle indirdik. İlk başta bir şeyler atıştırdık. Burhan’ın verdiği poğaçayla birlikte kurabiye ve badem yemiştim. Geldik yük paylaşımına. Mağaracı Yasin bana ekmekleri ve peyniri verdi. Bütün eşya dağıtımları hallolduktan ve yürüyüş başlangıcında bir fotoğraf çekindikten sonra benim hayatımdaki ilk trekking deneyimi olan ve ekip sorumlularının özlemini, hasretini çektiği Soğuksu Milli Parkı Temel Kampçılık Eğitimi’nin yürüyüş etabı başladı. Hayatımda hiç bu kadar ağır bir yük kaldırmamıştım. 15-20 kilo kesin vardı. Mağaracı Yasin’e çantanın çok ağır olduğunu söyleyince şaka yollu "Ahmet şu an çok zevkli ben çok zevk almaya başladım" dedi. Sonra gerçeği şak diye yapıştırdı "Ben de yoruluyorum oğlum" diye. Allah’tan spora yatkın bir bünyem varmış ki öncüyle artçı arasında istihbaratçı, arazi arabası gibi gidip gelebiliyordum. Yokuşu çıkarken bana bir yük verdiler, yük elinde ağırlaşıyor ya anlamadım gitti. Sırtına at olmuyor... Elinle taşı olmuyor... Ama elimle taşıyabildim çok şükür! Bunun en iyi yanıysa yeni arkadaşlıklar elde edinmek oldu. Ceylin, Serdar, Tuğberk ve daha niceleri… Hem de doğada ekip ruhuyla ve doğanın etkisindeki stressiz sağlam kafayla böyle arkadaşlıklar daha da müthiş oluyormuş meğersem.

Üniversite sınavı öncesi her eşit ağırlıkçının hedefi olduğu gibi benim de hedefim Ankara Hukuk’tu. Üniversite sınavı öncesi bana Ahmet Hacettepe Uluslararası İlişkiler’i tutturacaksın, Beytepe gibi müthiş bir kampüste okuyacaksın, Hayalin olan şehre yakın, ulaşımı kolay, her türlü kültürel ve sanatsal faaliyete erişebildiğin bir şehirde yaşama hayalini, doğal ürünlere, gıdalara ulaşabilme hayalini ve etrafında iyi insanların olması hayalini daha üniversitede gerçekleştireceksin deselerdi ben herhalde o kişi için ‘’acaba büyücü, falcı olup da sallıyor mu’’ derdim veya şunu söylerdim ‘’ne içtiysen ondan istiyorum’’

Doğaya değinmeden olur mu? Efsaneydi…

Rengarenk

Yeşil

Sarı

Turuncu

Kırmızı ağaçlar,

Bastığımız yere dökülen yaprakların hışırtısı,

Bol oksijen…


Aslında anlamıyorum şehirdeki beton yığınını ruhsuz, cansız, hapishane gibi yığınlara hem bedenimizi hem ruhumuzu teslim etmişiz ama farkında değiliz.

Ama doğa

Doğa öyle değil

Ağaçlar,

Bitkiler,

Çiçekler,

Hayvanlar,

Suyun şırıltısı

Gündüz doğanın engin macerası

Akşamsa ateşin başında oturup yemek pişirmek,

Isınmak

Sonra da çadıra yatmaya geçmek…

Doğa ne kadar güzel bir şey aslında

Dinç hissetmek

Bakışlarının ve dikkat algının geliştiğini hissetmek

O kadar güçlü hissetmek ki sanki hiçbir güç seni yıkamayacak, yıldıramayacak, engel koyamayacakmış gibi

Hele ki ekip arkadaşların da yanındaysa ve en sevdiklerinse bambaşka…

2 kez mola verip bir şeyler atıştırarak, kah birliğin artçı kah birliğin öncü kısmına düşerek, bazen ortadan giderek, birliğin 2 ekmeğini araklayıp yiyerek, yorgun ama müthiş bir duygu ve tebessümle hedefimize vardık. Çadırlar kurulmaya başladı, benim çadır arkadaşım ve aynı zamanda kulübümüzün başkanı olan Beyza, çadırın nasıl kurulduğunu bana ve 2 arkadaşıma daha anlatmaya başladı. Çadırlar kuruldu odunlar toplandı kırıldı ateş yakıldı yemek yapıldı derken bir bakmışız ki akşam olmuş, bütün grup yemeğini afiyetle yedi. Yemekler lezizdi, her ne kadar arkadaşım Nurgül pul biberi biraz kaçırsa da pastanın üzerine eklenen çilek gibi leziz bir tat vermişti. Ellerine sağlık bütün arkadaşlarımın.

Bütün bu olanlardan sonra herkes kendini anlatmaya başladı. Kimisi bira ucuz diye gelmiş, kimisi arkadaş baskısıyla gelmiş, kimisi BBC belgesellerinden mağaraya merak duyarak gelmiş, kimisi pandemide ders çalışırken bir anda mağaraya girmeye karar vermiş, ben de başladım anlatmaya:

Geçen yıldan beri doğa sporlarına ilgiliydim. Doğa sporlarına merakımı başlatan Serdar Kılıç’tı. Ben de karar verdim üniversitede doğa sporları etkinliğine katılacağım diye. Doğa sporları etkinliğine gidecektim. Pandemiden dolayı ailem izin vermedi. Hacettepe uluslararası ilişkileri kazanınca ilk işlerimden birisi de Dağcılık kulübüne üye olmaktı. Birçok kulübe üye oldum ama Dağcılık ve doğa sporları kulübüne üye olamadım. Ulaşmak için her yolu denemiştim halbuki. En sonunda bir gün öğrenci toplulukları birimine gittiğimde kulübün pasif olduğunu öğrendim. Çaresiz çaresiz yemekhane meydanında acaba şu kulübü gördünüz mü diye sorarken bu kulübe denk geldim ve sonradan isminin Yasin olduğunu öğrendiğim kulüp sorumlusu bana şunu söyledi ‘’Biz de doğa sporları yapıyoruz içinde trekking var, tırmanma var dağcılık kulübünden tek farkımız dağa çıkmamamız’’. Aklıma yattı ve üye oldum. İyi ki bu kulübü görmüşüm de üye olmuşum. Bu kulüp değil Hacettepe’nin Türkiye’deki üniversite öğrenci kulüpleri arasında en iyisi.

Herkes kendini anlattıktan sonra içkiler açıldı ve içilmeye başlandı. Müzikler söyleniyor, sohbetler yapılıyor atıştırmalıklar yeniliyor. Öyle müthiş bir duygu ki bu duyguyu anlatmaya kelimeler yetmiyor yaşamayanların illaki yaşaması lazım bunu. Hatta kulübe bir girdiğiniz zaman öyle bağlı kalıyorsunuz ki kulübümüzün eğitim sorumlularından biri olan Ece ‘’Ben 4. sınıfım mezun olacağım ve hiç kendimi mezun olup da iş hayatına atılacakmış gibi hissetmiyorum’’ demişti. Kulübe üye olup üniversiteden mezun olduktan sonra kulübü bırakamayanlar bile vardı. İş çıkışı gelecek olan ve sonradan isminin Egemen olduğunu öğrendiğim bir arkadaşım da bunlardan biriydi. Ama ne olduysa onlar milli parktan girmeye çalışırken oldu (kampın bize girme mevzusu). 

İlk başta kulübümüzün başkanı Beyza’ya Egemenden belgelerin ve izinlerin tam olup olmadığına dair bir telefon geldi bizden içkileri saklamamız istendi, sonra da Egemenlerle birlikte milli park güvenlik ekipleri geldi! (bu arada bahsettiğim akşam saat 10.30 civarı). Kulüp yetkilileriyle güvenlik ekipleri konuşmaya başladı. O arada kulüp sorumlusu Yasin gelip dedi ‘’çay demleyin’’, ben de anladım ki bize misafir olacaklar hem denetim hem de lay lay lom olacak. Tartışma gitgide alevlendi ve jandarma geldi. Beyza bizim öğrenci olduğumuza, kulübün 10 yıldır bu kampa geldiğine ve gerekli bütün izinlerin elimizde olduğuna dair açıklamalarda bulunuyor ama kulüp yetkililerini de kimse dinlemiyordu. Tartışma gitgide alevleniyordu. Birisi oradan çıkıp demez mi ‘’Gençler milli parkı terk ediyor musunuz etmiyor musunuz?’’ Ben de birazcık korkmuştum ama hem kendimi dizginleyebilmiştim hem de her ihtimale karşı hazırlıklı olmuştum. Arkadaşlarımın bazıları çok korkuyor, bazılarıysa sohbete devam ediyordu. Ben bizim yanımıza (ateşin başına) gelen kulüp sorumlularına yardıma ihtiyaçları olup olmadıklarını birkaç defa sordum. Onlar da hayır deyip ateşin başında kalmamızı söylediler. Bu sırada da çöpleri temizliyoruz, ateşi söndürüyoruz.

1,5 saat kadar sürdü tartışma…

En sonunda kulüp başkanı Beyza diğer kulüp sorumlularıyla gelerek ‘’Arkadaşlar milli parkı terk etmek zorundayız, önümüzde kısıtlı bir süre var, kulübün eşyalarını kulüp mensuplarımızın arabasına, özel eşyaları jandarma arabasına yükleyeceğiz. Jandarma bize eşlik edecek, yürüyerek aşağı ineceğiz, arabalar bizi alacak, arabalar geldikçe arabalarla bizleri teker teker aşağı indirecekler ondan sonra da bizi milli park girişinden alıp Ankara’ya gideceğiz’’ dedi ve çadır toplama, çevre temizleme vb. her konuda yardım istedi. Herkes çadırlardan eşyalarını ve çadırları toplamak için çadırlara üşüştü. Gece sanki mahşer yerine dönmüştü. Gece ormanın içinde ateş olmadan kafa lambaları çalışır vaziyette çadırları toplamaya başladık. Her şey 4 gün sonraki istişare toplantısında konuşulacaktı. Kulübümüzün başkanı Beyza sadece birkaç laf etti tamam. Çadırlar toplandı, etraf süpürüldü derken eşyaların arabalara yüklenmesine geldi sıra. Ortalık kafa lambaları ve araç farlarından dolayı gece gündüze dönmüştü. Hem kulüp yetkililerinin telaşı hem de biz çöp toplayanların telaşı derken eşyalar arabaya yüklendi acil inmek isteyenler insin dendi ben de Nurgül ile bindim sonradan isminin Egemen olduğunu öğrendiğim arkadaşımın arabasına ve indik.

Arabayı kullanan da ayrı sitem ediyordu:

Bu kulüp 10 yıldır Kızılcahamam’a geliyor. Biz öğrenciyiz, sanki yangın çıkartacağız da…

Nurgül araya girdi:

Yangın çıkartanlara bir şey yok vuran hep bizi vuruyor.

Ben de araya girdim:

Gerçekten öyle rant yapanlara bir şey yok Bodrum Güvercinlik’te yangın çıkarttılar, yangın çıkan alan ranta gitti.

Egemen rantçılara hayıflandıktan sonra ekledi: Sizde anısı kalır, işte böyle bir kulüple Kızılcahamam’a gittik de Allaaaah neler neler oldu diye.

Nurgül korktuğundan söz etti ben de biraz korktuğumdan ama aşırıya kaçmadığını ve her ihtimale hazırlıklı olduğumu belirttim. Kendisi: 

Valla o zaman mağaracılık size çok zor hacı, dedi. Sonra Egemen ne olur ne olmaz diye telefonunu verdi. Daha sonrasında biz aşağı inerken Nurgül halsizleşti ve benim koluma sarılarak yatmıştı. Sonunda aşağıya indik. Orada kulübedeki bir abi ısınmamız için bize yardımcı oldu. Samimi bir insandı ve iyi muhabbet etmiştik. Derken ekip eşyalarla birlikte tamamen aşağı indi. Yoklamalar alındı. Bu arada sağlam yağmur bastırdı. Islanan ıslanana hastalanan hastalanana. Allahtan ben kalın ve yağmurluklu giyindiğim için sapasağlamdım. Sonrasında Ankara’dan kulübün eski mensubu Yalçın abi birkaç araçla birlikte bize yardıma geldi. Bir başka araç da bizi milli park girişinden alacaktı.Yalçın abi sizinle de tanışacağız sizi halledeceğiz demişti. Arabalarla aşağı indik. Bizi alacak olan başka araç gelene kadar dışarıda bekledik. Bu esnada yağmur daha feci atıştırmaya başladı, ağaçların altına girerek kendimizi korumuştuk. Diğer ekip de geldi, otobüse bindik ve düştük Angara’nın yollarına... 

Yanımdaki arkadaşım Kerem’e dedim ki:

Allah’tan otobüsü ben kullanmıyorum yoksa toslardım, uçurumdan yuvarlardım bir yere. Kendisi de kahkahayı patlatıvermişti hemen. Sadece bir petrolde mola verdiğimizi, Beyza’nın esnerken telefonla uğraştığını ve Ankara’nın girişinde otobüsün ilerlediğini hatırlıyorum. 

5.30 da uyandığımda Kurtuluş Parkı’na varmıştık. Otobüsten indik. Eşyalar el birliğiyle indirildi. Kimin nereye gidip gitmeyeceği tartışıldıktan sonra kimisi kendi evlerine dağıldı, kimisi metroya gitti, kimisiyse benim gibi arkadaşlarımızın öğrenci evlerine dağıldık. Bu arada bir şey daha ekleyeyim. Herkes bu süreçte gergindi ama bir tek Sado diye bir arkadaşımız vardı o gergin değildi. Hatta şöyle bir espri yaptı ‘’Şurada köşeye çadır kurup uyuması vardı’’ diye. 3 kişi (ben, Ceylin, Nurgül) arkadaşım Cemre’nin evine geldikten sonra biraz dinlendik. Cemre erkek arkadaşı Şinasi’yle bize filtre kahve ikram etti. Kahveyi içtik. Eve geldiğimizde gün ağarıyordu. Biraz sohbet ettikten sonra yattık. Saat 6.15 6.30 sularıydı. Alarmı saat 10’a kurdum.

Yorgun argın kampüse dönen ben

Saat 10 da uyandım kalkabilecek gibi değilim bir daha yattım saat 12. Kalktım. Diğer arkadaşlarım çoktan gitmiş. Cemre ve Şinasi de yeni uyanmış. Ben müsaade istedim ve yurduma doğru yola çıktım. Cemrelerin evine Ankaray’ın iki istasyonu yakındı: Kolej ve Kurtuluş. Acaba Kolejden mi gitsem yoksa Kurtuluştan mı derken hem etrafı tanırım düşüncesiyle Kolejden gitmeye karar verdim. Ankaray’a giderken Azerbaycan Türkçesi ve Türkiye Türkçesi’yle konuşan bir genç kadın Koru tarafına nereden gideceğini sordu. Ben de o taraflara gideceğimi ve isterse birlikte gidebileceğimizi söyledim. Ankaray Kolej istasyonundan Kızılay’a geçip Koru metrosuna aktarma yaptıktan sonra kendisiyle tanışmaya başladım. İsmi Mahza’ymış. Ben nereden geldiğini, nerede çalıştığını, öğrenci olup olmadığını ve daha birkaç tane daha soru sordum. Benim buraya Antalya’dan geldiğimi, bir gün benim de İran’a seyahat etmek istediğimi, Hacettepe’de uluslararası ilişkiler öğrencisi olduğumdan ve birkaç ayrıntıdan daha söz ettim. Kendisi buraya İran’ın Urmiye şehrinden geldiğinden, Urmiye’nin ve Tebriz’in ayrı yanlarından, eğer biraz daha para biriktirirsem İsfahan ve Şiraz’a gitmem gerektiğinden, Kızılay’da English Time diye bir kursta öğretmen olduğundan, evli olduğundan, Ankara’nın havasına alışamadığından, çünkü Urmiye’nin daha sıcak olduğundan, Ankara’ya birkaç yıl önce arabayla geldiğini ve Türkiye’nin birkaç iline daha seyahat ettiğinden ve benim çok iyi bir üniversitede okuduğumdan söz etti. Ben de en sonunda Koru’dan önce Beytepe durağında ineceğimi metro kapısının üzerindeki panelden gösterdim ve kendisinin de hangi durakta ineceğini gösterdim. Kendisi de bildiğini sadece şaşırdığını belirtti. Metro Beytepe’ye gelince vedalaştık. O Koru’ya geçti, ben Beytepe’ye…

Çok güzel bir andı gerek ne kadar tadını çıkaramasak da kamp gerek hayatımda ilk kez öğrenci evinde arkadaşlarımla kalmam gerekse topluluğun dayanışma-ekip ruhu gerekirse Mahza Hoca’yla tanışmam ayrı bir deneyimdi…

Anlatmaya kelimeler yetmiyor bu anların bizzat yaşanması lazım. Sizlerin de böyle güzel anlarla karşılaşmanız dileğiyle… 



 

İletişim

Bu blogda yazar olarak yer almak ve katkıda bulunmak istiyorsanız, blog yöneticileri ile iletişime geçmeniz yeterli olacaktır.



Blog Yöneticileri

HAKKINDA

Hacettepe Üniversitesi Mağara Araştırma Topluluğu (HÜMAK) 1988 yılında kurulmuştur. Kurulduğu günden itibaren Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde araştırma ve eğitim faaliyetlerine devam etmektedir.

AMAÇ

Hacettepe Üniversitesi Mağara Araştırma Topluluğu 'nun (HÜMAK) çok yazarlı resmi ve gayrıresmi paylaşım ortamıdır.

Kafasından bareti eksik etmeyen tüm mağaracıları aramızda görmekten keyif, zevk, haz ve gurur duyarız, hoşnut kalırız..